permakültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
permakültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2013/10/12

Eğlenceli Değilse, Sürdürülebilir Değildir


Bu yazı ilk olarak TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi dergisi “dosya”nın “Mimarlığı Sosyolojik Olarak Anlamak” başlıklı 30. sayısında (Mart 2013) yayınlanmıştır.
Eğlenceli Değilse, Sürdürülebilir Değildir
Z. Ebru Aksoy[1]
Lise son.. Bir dönemin sonu ve yaklaşan yeni dönemin verdiği heyecan. Tüm arkadaşlarda geleceğe yönelik hayaller, düşünceler. Umut dolu, değişim döneminin keyfini çıkartan, enerjik aylar. (Lise son benim için güzel bir yıldı gerçekten). Meslek seçimi telaşı. Her kafadan bir ses, bir de iç ses. Düşler. Bir şeyi “yapmak istiyorum” demenin verdiği benzersiz enerji. Yoğun, dolu dolu ama bereketli bir geçiş dönemi.              
Mimarlık 1. Sınıf.. Lisenin en kıdemlisi olmaktan, fakültenin en acemisi olmaya geçiş. Yepyeni bir ortam. Bir yandan “mimar olmak istiyorum” demiş ve amaca doğru ilk engeli aşıp yeni bir aşamaya umutla ulaşmış olmanın verdiği müthiş bir içsel güç ve güven. Diğer yandan, yeni bir mekânda, fiziksel ve daha da önemlisi sosyal ortamda yabancı, hatta “çaylak” hissetmenin verdiği tedirginlik. Liseden tanıdıklarla, lisedeyken yakın olunmasa bile, bu yeni ortamda hemen bir araya geliş. Farklı bir ilden geliniyorsa, memleketlilerin ilk günlerdeki dayanışması. Tasarım stüdyosunun o geniş, rahat, lise sınıfından çok farklı hali.. Heyecanla ve güvenle karışık büyük bir ilgiyle hocaları, konuşulanları,  istenenleri takip ve gayret.. Arkadaşlarla tanışma, grup projeleri, yeni bağların oluşması.
Mezuniyet.. Okulun o ilk günlerindeki yapıcı ve parlak enerji ne yönde dönüşüp hangi yolu aydınlattıysa, onun ışığında yeni adımlar. Yaşamın sunduğu  yollar arasından bir seçim..
İşte bu noktada, heyecan ve merakla yapı üretim süreçlerine dahil olan yeni mezun bir mimarın, hangi özel çalışma alanında olursa olsun; tasarım, üretim, kontrol ya da planlama, umutlarının artık kırılmaya, heyecanın körelmeye başlama olasılığının yüksek olduğunu söylemem sanırım kabul edilebilir bir genelleme olur. Akademik ortama girmeyen çoğumuz, eğer köfteci olmadıysak[2], mezuniyetimizden itibaren, geçerli yapı üretim süreçlerinde bir yerlere oturuyor ve sürüklenmeye başlıyoruz. Yapının ihtiyaç için değil, değişim değeri için üretildiği çağımızda, yapı üretimindeki kriterler en baştaki hayâllerimizden ya da okulda kök salan tutkularımızdan çok farklı olabiliyor.. Bu değişim değeri üretim bandında hemen yerimizi alıyor, çarkın bir parçası haline geliyoruz. Ürettiğimiz fikir / proje / yapı, kısacası “ürün”ümüzle tarih boyu varolagelmiş bağlantımız kopuyor.
Sorunun sadece mimarlık pratiği ile de sınırlı olmadığı çok açık. Küçük hücrelere bölünmüş bilgi ve meslek pratikleri, aralarında dayanışma yerine rekabet yerleştikçe, bizleri bir konunun bütününü görmek, tasarlamak ve üretmek yerine, birbirinden kopuk, küçük uzmanlık alanlarına hapsediyor. Bütünü göremediğimiz, rekabete ve  kısa dönemli kâra uygun çalışılan, güvensiz, dar ve karanlık mekân ve uzamlarda, sadece önümüzdeki işin parçasını yapmaya, öncesini sonrasını görmemeye, hatta sorgulamamaya itiliyoruz. Sıkıştırıldığımız, fiziksel ve zihinsel hücrelerde bir şeyler üretmemiz bekleniyor. Çoğu zaman bu beklenen tanımlı bir somut ürün oluyor. Düşünmeyi, incelemeyi, yorumlamayı, yaratmayı değil, bilinen bir şeyi yeniden üretmeyi görev tanımımız olarak buluveriyoruz, hem de hiç farkına varmadan. Bu durum, sadece mimarlar ya da yapı üretim süreçlerindeki meslekler değil, yeni kapitalist sistemdeki tüm çalışanlar için geçerli.
Üretim süreçlerinin etkileri bununla da sınırlı değil. Daha kötüsü, toplumsal dokuda oluşan kopukluklar. Birbirimizle ilişkilerimizi, toplumsal bağlarımızı da yitiriyoruz ya da zaten bu bağların yitmiş olduğu ortamlarda doğup büyüdüğümüz için, başka türlüsünü tahayyül dahil edemez hale geliyoruz. Geçmişlerimizde dayanışma toplumlarını, sadece ihtiyaç kadar üretilmesini ve paylaşımları, artık yazılı ve sözlü tarih çalışmalarından okuyor, duyuyoruz. Mesleki uygulamalarımızda, endüstriyel bir üretim sürecinin üretim hattındaki izole “elemanlar”[3] haline geliyoruz. Kültür ve mekân, kompartmanlara bölünerek birlikte parçalanıyor, çözülüyor.
Bir yandan, mimarlığın içsel çelişkilerinden birini; kolektif iş yapma/ekip çalışmasının bereketine karşılık, bireysel baskınlığın arz ve talebi arasındaki gerilimi, rekabet ve bireyselcilik kazanıyor. Varlık nedeni gereği diğer uzmanlıklarla, üreticilerle ve kullanıcı ya da işverenle yapıcı iletişimi içermesi, uyumlu bir ekip dayanışması olması gereken mimarlık alanı, mevcut hakim düzende mimarın kendini baskın ve ezici güç, “Mimar”[4] olarak sunmak zorunda kaldığı bir güçler şovu haline geliyor. Dayanışma ve açık fikirle proje üretimi ortadan kalkıyor, bireysel rekabet her aşamada ön plana çıkıyor. Diğer yandan, kullanıcı ile bağlar kopuyor. Mekânın sunacağı yaşam bir kenara itiliyor, kullanıcının tasarlanan mekânlardaki deneyimi tasarlanmak yerine, adeta moda dergilerinden beğenilip seçilmiş “form”a uygun olacak şekilde tüm iç düzenlemeler planlanıyor. Mimarlık yaşayan mekân / yer’in değil, modaya uygun nesnelerin tasarımına indirgeniyor[5]. Yapılar “moda” ve “reklâm” yoluyla yeni tüketim nesnesi haline geliyor.
Bu süreç tüm meslekler için, hatta tıp için bile böyle işliyor[6]. Ancak bu noktada, mimarlık gibi bir ayağı yaratıcılıkta diğeri de uygulama pratiklerinde olan meslek sahiplerinin hakim kapitalist / endüstriyel iş üretme süreçlerinden özel olarak etkilendiklerini söyleyebiliriz. Mimarlık okumaya karar verenlerin, karar dönemindeki birikim ve farkındalıkları, arzuları, beklentileri birbirlerinden çok farklı olsa da, tüm bu hayâllerde mutlaka çevre ile ilgili bir duyarlılık, bir tutku ön plandadır. Çevreye, ilişkilere yönelik adı henüz konmamış bu duyarlılık, mimarlık eğitiminden sonra ve bu eğitim sayesinde, bütünü görebilmeyi ve tasarlamayı, bütün, “bütün”ler ve parçalar arasındaki ilişkileri tahayyül edebilmeyi düşünsel ve algısal dünyamızın doğal akışı, işleyişi haline gelir. Tam da bu yüzden, kapitalist iş üretim süreçlerinde mimarlık ya da daha genel olarak (her türlü) üretim süreçlerinde ve ortamlarında çalışmak, mimarları daha yoğun olarak mesleki arayışlara itiyor olabilir mi? Mimarlık okuyup başka işler yapan bireylerde sözü edilen bütünsel bakış, sisteme daha (?) yoğun eleştiriler ve arayışta, somut adım atmada etkili olabilir mi? Diğer açıdan baktığımızda da şu soru çıkıyor; doğaya, toprağa, coğrafyaya doğrudan müdahale içeren yapı üretimi, bu sürece dahil olanlarda doğaya yönelik farkındalık, sorgulama ve uyum arayışını hızlandırıyor olabilir mi?
Mesleki tatmin, eğitim aldığı alanda çalışma oranı, iş ortamından ve gündelik olarak yaptığı işlerden memnuniyet konularında nesnel araştırmaların değeri büyük. Burada, nesnel araştırmalara değinmeden, günümüzde giderek yaygınlaşan sürdürülebilir yaşam odaklı deneyimlerin arayışlarımıza katkıları üzerinde kısaca durmalı.
SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM
Sürdürülebilirlik takip edilmesi olanaksız olacak kadar çok farklı şekillerde, farklı anlam ve işlevlere hizmet etmek üzere kullanıldığından, her ortam ve durumda öncelikle bundan ne anladığımızı paylaşmak zorunlu gibi [7]. Sürdürülebilirlik kavramı ile sürdürülebilir yaşamı kastediyoruz, olanaksızlığı çok açık olan sürdürülebilir büyüme ya da sürdürülebilir kalkınmayı değil. Kavram ilk olarak 1972’de The Ecologist dergisinde yayınlanan, etkileyici makale “A Blueprint For Survival (Hayatta Kalmak için Bir Plan)”da irdelendi. Yazarlar, Goldsmith ve Prescott-Allen, “Endüstriyel yaşam biçimin temel sorunu sürdürülebilir olmamasıdır” derken, metin boyunca sürdürülebilirlik ve kalıcılık kavramlarını adeta birbirinin yerine kullanırlar [8],[9]. Geçen zaman içinde uzmanlar da, uzman olmayanlar da sık sık sürdürülebilir kavramını ve türevlerini oportunist amaçlar için kullandılar, kullanıyorlar. Günümüzde, kavramın tanımı için, Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun önerisi olan, “günümüzün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama olanaklarını ortadan kaldırmadan karşılamak” kullanılabilir. Akıllarda kalması için, tam da şu anda küresel olarak içinde olduğumuz sürdürülemez düzen,i  ekonomist ve aktivist Jonathan Dawson’ın benzetmesiyle ifade edelim; “sadece elmayı değil, elma ağacının kendisini de yiyoruz”. Sürdürülebilirlikle, ağacın bizden sonrakilere de yeterli meyve verecek şekilde hasat edilmesininden sözediyoruz.
Bu yaklaşım kısıtlı kaynakların kullanımının incelenmesinden çıktıysa da, kısa sürede, kavramsal çerçeve zenginleşerek farklı gerçeklikler için de uygulanmaya başladı. Sosyal ve ekonomik gerçekliklere sürdürülebilirlik gözüyle bakmak, tamamen tükenmeden yaşamı sürdürebilmenin, Goldsmith ve Prescott-Allen’in makalelerindeki önemli vurgu gibi, kalıcı olabilmenin esaslarını yeni bir gözle (mimarsanız, yeni bir yapı içerisinde) görmemizi sağladı. Ralph Waldo Emerson’ın kendine yeterlilik, sevgi, dostluk, kavramlarından[10], H. D. Thoreau’nun yaşam etiğinden[11], Schuamcher’in “Küçük Güzeldir”[12] ve başka pek çok önemli çalışmadan aktarılan düşünceler günümüzde, Birleşmiş Milletler tarafından da kabul edilen “Gaia Sürdürülebilirlik İçin Eğitim”[13] eğitim paketinde yeniden şekillendi.  Gaia Sürdürülebilirlik İçin Eğitim sisteminin bir parçası olan Permakültür Tasarımı Eğitim programında sürdürülebilirlik şu dallarla inceleniyor:
Sürdürülebilirliğin 8 Dalı[14]
1.    Ekolojik sürdürülebilirlik; “yer”, gıda, fiziksel altyapı (ekolojik yapılar ve ulaşım), geri dönüşüm şemaları, suya özen ve atık Su Yönetimi, entegre yenilenebilir enerji sistemleri, ekolojik restorasyon
2.    Sürdürülebilir eğitim: Bireyleri ve toplumları, yaşadıkları dünyayı şekillendirecek ve daha kendilerine daha yeterli (self-reliant) olmalarını sağlayacak bir eğitim. Kapsamda küresel, uygulamada yerel, kültürel çeşitliliği koruyan, teori ve uygulamanın içiçe olduğu, yaşamın özündeki çok katmanlılığa odaklı ve disiplinlerarası bir eğitim..
3.    Kültürel sürdürülebilirlik: Kültürel canlılık, sanatsal ve diğer kültürel ektinliklerin ve kutlamaların varlığıyla sürebilir. Yaratıcılık ve sanatlar dünyayla ve birbirimizle ilişkilerimizib ve bir olmanın yaratıcı ifadeleri olarak görülür. Kültürel çeşitlilik ve kültürlerarasılık, hem doğal çevremizde hem de toplumsal ilişkilerde sağlığın, canlılığın ve yaratıcılığın kaynağı olarak görülür.
4.    Ekonomik sürdürülebilirlik: Ekonomik sistemlerin, değer değişimlerinin yerelleşmesi, her zaman yerel ihtiyaçların yerel kaynaklardan nasıl karşılanabileğinin araştırılması. Bireylerin toplumun / grubun ihtiyaçlarını karşılayacak, toplumsal dayanışmayı zenginleştirecek, kendilerini gerçekleştirebilecekleri, kirlilik yaratmayan, insan ve/ya doğal kaynakları sömürmeyen iş kollarına yönelmesini cesaretlendirmek. Takas, zaman bankası, gönüllülük gibi toplumsal dayanışma araçlarını etkin olarak kullanan, işsizliğin ve fakirliğin olmadığı, tüm bireylerin topluma severek katkı verebildikleri bir ekonomik düzen..
5.    Politik sürdürülebilirlik: Yukarıdaki / dışarıdaki güçten, içsel / toplumsal güce geçiş. Katılımcı karar alma süreçleri ve doğrusal değil dairesel düzenleme ile herkesin sesinin duyurabileceği, kendini dairenin parçası hissedebileceği ölçekte yerleşimler.. 
6.    Sürdürülebilir İletişim:  Grup / topluluk içinde ve dış dünyayla yeterli/uygun iletişim teknolojilerin yaygınlığı. Grup içindeki yetenek ve diğe değerlerin paylaşımı ve dış dünya sunulması. Yapıcı, destekleyici bireyler arası iletişim ve dayanışma..
7.    Spiritüel sürdürülebilirlik: Tüm bireylerin kendi spiritüel tercihlerini, kutlamalarını ve diğer ritüellerini yaşayabilmeleri, bireysel olarak özel alanlar olduğu kadar toplum olarak da kutlama ve paylaşımları birlikte yapabildikleri alanların olması.   
8.    Sürdürülebilir Sağlık: Basit sağlık hizmetlerinin yerel olarak giderilebilmesi ve eğlence, oyun, müzik, hobi, doğa ve şifa, sağlıklı gıdaya erişim olanaklarının olması..
Sürdürülebilirliğe dair bu alanların büyük bir bölümü aslında mekân tasarımıyla ve bunun için gereken pratiklerle doğrudan ilişkili. Sadece bir tüketim maddesi değil, topluma yararı olan, doğaya ve ekolojik döngüye katkı sağlayan işlerin parçası olabildiğimizde sanırım hangi meslekten olursak olalım, hepimiz, kendimizi daha bütün, daha bağlantıda, daha mutlu hissediyoruz. Özellikle sıkışmanın artmaya devam ettiği Türkiye’ki kentlerde yaşayan mimarların ve/ya mimarlarla benzer sosyo kültürel birikime sahip bireylerin arayışları giderek artıyor. Bu arayışların fiziksel olmanın ötesinde sosyal ilişkilere de yönelik, hatta öncelikle bunlarla ilgili olduğu düşüncesiyle, sistemin dışına çıkmaya yönelik çabaların ve sonuçlarının daha çok paylaşılabildiği ortamları umalım. Şartların meslek sahiplerini ittiği daralmanın bireysel olmadığı ve çok kişiyle paylaşıldığının bilinciyle anımsayalım ki, EĞLENCELİ DEĞİLSE, SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİLDİR[15].
*    *    *
İş hayatının bir aşamasında. Bir yandan yoğun, çok yoğun iş yaşamı. Bir yandan seçimlerin muhasebesi, içsel değerlendirmeler. Rutine binen ve insanı tüketen işler, bu işlerin sorgulanması. Arayışlar, daha büyük heyecanla yapılacak işler  neler olabilir? Geçiş nasıl yapılır?..
Bir gün, ön elemeden geçilerek davet edilen bir proje görüşmesine gidilir. Teklif, doğaya, hem de benzersiz güzellikte ve berekette iki ayrı ekosistemin, deniz ve ormanın buluşup kucaklaştığı, birbirlerine su, ısı, rüzgâr, koku, canlı alıp verdikleri çok özel bir alana, insan yapımı bir garabet, kendine yetmediği gibi çevresini de perişan edecek, orada olacaksa çok başka şekillerde yapılması mümkün olan, en basit duyarlılıklardan uzak, ama işte bir defa renkli mimarlık yayınlarından seçilmiş ve işaretlenmiş bir ucubenin gerçekleşmesine suç ortaklığı yapmayı içermektedir. İşte o zaman, mimarımız lise sondaki hayallerini anımsar ve projeye dahil olmayı reddeder. “Hayır” demenin verdiği güç, sonunda yepyeni (aslında çok eski ve çok gerçek), yürekten severek kendini adayabileceği, birlikte yaratabileceği yönlere gitmesi için bundan sonra hep onunla olacaktır.


[1] Mimar, Permakültür Tasarımcısı.  z.ebru.aksoy@gmail.com , http://degisimicinyaratim.blogspot.com/
[2] Mezun olduğum ODTÜ Mimarlık bölümünde, sonraları çok sevdiğim bazı hocalarımızca sık kullanılan ve bizleri birinci sınıfta hayata hazırlamaya (..diyelim) yönelik bir ifade “köfteci olacaksanız boşuna mimarlık okumayın” idi. Herhalde amaç, niyetimizin gücünü sınamaktı. Şimdilerde, iyi bir köfteci olmak için de mimarlık okumak gerektiğini düşünüyorum.
[3] İki anlamıyla da.. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre; 1. Öge, 2. Bir toplulukta çalışan insanların her biri.
[4] C. Abdi Güzer’in çeşitli yazı ve konuşmalarına atıfla, “mimar” ve “Mimar” arasındaki fark vurgulanmak istenmiştir. “Mimar”, proje tasarımı yapar, “mimar” ise diğer tüm işleri.
[5] Modern mimarlığın önemli isimlerinden Richard Meier’in mimarlığın bina değil kamusal alan tasarımı olarak ele aldığı özellikle Los Angeles Getty Müzesi üzerinden yaptığı konuşma için; http://www.archdaily.com/205401/video-richard-meier-on-creating-public-spaces/ (02.10.2012)
[6] Günümüzde hekimliğin durumuna ilişkin gözlem ve eleştiriler için ilk akla gelen kaynak: İilknur Arslanoğlu’nun editörlüğünde bir grup tıp doktorunun makalelerinden oluşan kitap, Tıp Bu Değil, insanı metalaştıran tıbbı, toplum karşıtı politikalara dayanan “sağlıkta dönüşüm”ü inceliyor. İthaki Yayınları,  2012.
[7] Eko- ön eki almış sözcükler için de aynı şey geçerli. Permakültür ise, bütünüyle dilimize yabancı duran, üstelik maalesef temelinde tarımdan doğduğu için Türkiye’ye de öncelikle tarım üzerinden girmiş, ancak bununla sınırlı olmayan bir tasarım biçimi ya da doğanın (varsa) tasarım biçiminin incelenmesi ve diğer alanlara uygulanması için ilkeler geliştirilmesi olarak özetlenebilir.
[8] Graham Meltzer’in Sustainable Community, Learning From the Cohousing Model, kitabından aktarmayla, Trafford Yayınları, Kanada, 2005. Syf. 1.
[9] Makalenin bütünü için The Ecologist dergisinin arşivine bakılabilir. http://www.theecologist.info/key27.html (08.10.2012)
[10] R.W. Emerson, The Essays of Ralph Waldo Emerson, Harvard College, 11th edition, 2003, ABD
[11] P. Cafaro, Thoreau’s Living Ethics, The University of Georgia Press, 2004, Atina ve Londra.
[12] E. F. Schumacher, Küçük Güzeldir, çev. Osman Deniztekin, Cep Kitapları, 1989, İstanbul.
[13] Gaia Education For Sustainability, http://www.gaiaeducation.org/ (08.10.2012)
[14] Findhorn Ekoköyünde, Ekoköy / Permakültür Tasarım eğitimi programında dağıtılan çok yazarlı kitapçıktan syf. 22-28. Ayrı bir yayın olarak basılmayan çalışmanın alternatifleri için Gaia Education web alanına bakılabilir. http://gaiaeducation.net/index.php?option=com_content&view=article&id=48&Itemid=66 (08.10.2012)
[15] "If it's not fun, it's not sustainable": Findhorn Ekoköyünde, 2011 Ekoköy / Permakültür Tasarım eğitimi grubumuzun sloganı. Dünyanın on beş farklı ülkesinden dostlara sevgiyle..

2012/07/17

Ağı Onarmak

Yaşam ağını, ağdaki bağlantıları onarmamız gerekiyor. Aramızdaki çeşitli bağlantıların oluşturduğu ağ, aslında tüm dünyayı bir arada tutan güç. Artık, fizikçiler de,  varlığını ölçebildikleri Higgs bozonunu açıklarken bunu anlatıyor,  bir enerji alanından sözediyorlar. Doğadaki tüm sistemlere yaşamsal kaynağı sağlayan yaşam ağımızı onarma zamanı.  
Toplumsal, ekolojik, ekonomik ağları, hepsinin birbirine bağlı olduğunu anımsayarak, yeniden örmemiz, yenilememiz gerekiyor. 


foto: Luc Viatour
Mahallemizde komşularımızla, ağaçlarımızla, çalılarımızla, hep birlikte ya da ayrı köşelerde oturduğumuz doğal ortamlarla, ağaçlarımızın yüksekteki meyvelerini yiyen ve onları birbiriyle buluşturup çoğaltan kuşlarla, mahallemizi koruyan köpekler ve fareleri kovalayan kedilerle, keşke aramızda barınabilseler sincaplarla, gececi yeraltı bahçıvanı kirpilerle, sokakta güvenle birlikte oynayabilecek çocuklarımız arasında, evlerinde yalnızlığa hapsolmadan mahalledeki çardakta sohbet eden ve çocuklara göz kulak olan yaşlılarımızla, gizli-gizsiz işsiz olanlarımız, okulu bitirip sınav sonucu bekleyen yeni mezunlar ve öğrencilerle, komşularımızla bağlarımız..

İş yerimizde, iş yerimizle evimiz arasında, hatta evimizin içinde, yediklerimizle üretim yerleri arasında, pazarcılar ve bakkalla.. Ya da yaptığımız işle sonuçları arasında, çocukken hayal ettiklerimiz ve bugün yaşadıklarımız arasında, yaptıklarımız ve tutkularımız arasındaki bağlantılar..


Saymakla bitmeyecek bağlantılarımız var. Ya da öyleydi. Öyle olunca daha mutlu, güçlü ve dayanıklı oluyoruz. İlişkiler, şeylerin/bizlerin birbirine göre konumlanması ve bağlantılanması devamlı, kalıcı, birbirini destekler biçimde olabildiği sürece her bir birey de daha sağlıklı, dayanıklı ve yaratıcı olabiliyor. Böylece sistem, daha gelişmiş, düşünsel, sosyal ve enerji akışı açılarından daha zenginleşmiş bireyler arasında sürekli evriliyor, yeniden oluşuyor, çeşitleniyor, güçleniyor. Çeşitlilikte bereket var. Kalıcı olmuş, uzun süredir varolabilmiş, bu sırada da gelişmiş döngüler yüksek çeşitliliğe sahip döngüler oluyor.

Kalıcı bir döngüsel sistemin en önemli özelliği de, kendi kendine yeterli olabilmesi, enerji akışını en zengin şekilde kullanarak enerjiyi ( ya da maddeyi, mineralleri, iş gücünü, bilgiyi ..) kendi içinde çevirmesi, “hal”ini değiştirmesi, değiş/tokuş yapması ve sistem dışından madde - enerji almaya gerek duymadığı gibi, dışarıya da madde - enerji ya da “atık” vermemesi. Bu ilişki, tarım gibi elle tutulur konular kadar (sebze >> gıda >> yemek >> kompost >> gübre >> sebze ), sosyal ve ekonomik konular için de geçerli.

Özellikle geçen yüzyılın son yarısından itibaren bağlantılarımızı adım adım yitirdik, yitiriyoruz. Döngüde kopmalar oluyor ve kopan bölgeler karanlıkta kalıyor. Öne çıkan / çıkartılan bağlar ise “gözümüzü kamaştırıyor”, daha doğrusu geçici körlük yapıyor, döngünün diğer taraflarında ne olduğunu görmüyoruz. “Hijyenik” mahallelerimizde çöplerimiz nereye gidiyor, “son moda” kot pantalonlar nasıl üretiliyor, nasıl taşlanıyor, “canlı renkli dolgun” sebzemize kimler, neler katıyor... Bunları göremiyoruz. Bize göz kamaştırıcı şekilde sunulan yaşam biçimlerini kabul ettikçe, kendi tercihimizce bir yaşam yaratmak için değil, sistemin yürümesi için varmışız gibi geliyor bana. Üretmek ve tüketmek için, mevcut sistemin işçileri olarak varız sanki.

Oysa ağın gözlerden saklanan, göldege bırakılan bölümlerine bakarak, görmeye, anlamaya ve onarmaya çalışarak 30-40-50 yıl öncesi gibi bütünsel bir görüşü yeniden yakalayabiliriz. Durup, durdurup kopan – bozulmuş bağlantıları yeniden kalıcı olacak şekilde kurabiliriz. Zaten yakında bunu yapmaktan başka seçeneğimiz kalmayacak.


Bu sözler soyut gelmesin sakın, çok somut şeylerden sözediyorum. Döngülerin görmediğimiz yönlerini sorgulayarak bile ilk adımı atabiliriz. Sağlıklı çözümleri öncelikle arayarak, talep ederek ve üreterek pek çok alanda hemen sonuç alabiliriz. Gündelik yaşamımızda elimizin değdiği şeyler, nefesini hissettiğimiz canlılar o andan önce ve sonra nerede oluyorlar, oraya nasıl geliyorlar?. Gıda döngüsü; endüstriyel sebze ve endüstriyel hayvansal ürünlerin elde edilişi, suyun döngüsü, giysilerimiz ya da mobilyalarımız, kullandığımız enerji, aldığımız ve kullandığımız bilgiler… Nereden gelip nereye gidiyorlar..

Bunları sorguladığımızda ve alternatif yöntemleri (belki de asıl olan onlar) araştırdığımızda, değişimin ne kadar kolay olabileceğini göreceğiz. Tek dikkat etmemiz gereken, önümüze sunulan ışıltılı şeylerin dışında, karanlığa itilen bir şeyler varlığını ve dayatılan (“gözümüzü boyamak için süslenerek sunulan” mı demeliydim?) yöntemlerin alternatifinin olduğunu her zaman anımsamak.
Bilgi arayana gelir.
17.07.2012

2012/06/28

Tarımı Sürdürülemeze Sürüklemek


TARIMI SÜRDÜRÜLEMEZE SÜRÜKLEMEK
Sevinç Ateş
Tarım sektörünün sorunsallarından konuşmaya başlayıp, sistemin insan ve çevre sağlığı açısından tehlikeler arz ettiğini, değişmesi, organik tarım, biyo-dinamik tarım gibi sürdürülebilir sistemlere geçilmesi gerektiğini söylediğimiz andan itibaren, bu sistemlerin insanları doyuramayacağı ve ekonomik yönden uygulanamaz olduğunu söyleyen çığırtkanların sayısı hayli fazladır. Bu sebeple tarım sektörünün icraatçılarının önemli bir kısmının uygulanabilir buldukları mevcutta da uygulanan sistemin bir değerlendirmesidir bu yazı.
Türkiye’nin tarım alanlarına genel olarak bakıldığında dünyanın en önemli tarım potansiyellerinden birisine sahip olduğu açıkça görülmektedir. Ürün çeşitliliği oldukça fazla ve bölgesel bazlarda farklı ürün gruplarında yüksek verimler alabilmek mümkündür. Aynı zamanda tarımsal faaliyetlerin yüksek olduğu bölgelerin büyük kısmı da sulanabilmektedir.
Tarımsal veriler incelendiğinde bölge yüzölçümüne göre ekili dikili alanların oranları :
1. Marmara Bölgesi : %30
2. İç Anadolu Bölgesi : %27
3. Ege Bölgesi : %24
4. G.Doğu Anadolu Bölgesi : %20
5. Akdeniz Bölgesi : %18
6. Karadeniz Bölgesi : %16
7. Doğu Anadolu Bölgesi : %10
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu verileri yorumladığımızda her ne kadar İç Anadolu, Karadeniz ve G.Doğu Anadolu Bölgelerinde tarımsal faaliyetler yüksek gibi görünse de bitkisel üretim açısından üretimin önemli bir kısmının Ege, Akdeniz ve Marmara Bölgeleri’nden karşılandığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü Karadeniz Bölgesi’nde ağırlıklı olarak bağlık, bahçelik ve ormanlık alanlar, iç kesimlerde de tarım alanları ve otlaklıklar bulunurken, Ege, Akdeniz ve Marmara’da endüstriyel bitki alanları ve tarım arazileri ekili dikili alanlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
İnsan beslenmesinin önemli bir kısmını oluşturan sebze, meyve ve tahıllar gibi ürünlerde genellikle bu kıyı kesimlerinde üretilmektedir. Bu bölgeleri önemli kılan husus üretimin büyük bir kısmını karşılaması değil bitkisel üretimin icraat şeklidir. 
 Ege, Akdeniz ve Marmara Bölgelerindeki tarımsal faaliyetler incelendiğinde bu bölgelerde mekanizasyonun ileri düzeyde uygulanmakta ve tarım kimyasallarının gereğinden fazla ve yoğun bir biçimde kullanılmakta olduğunu söyleyebiliriz. Esasen istatistiki veriler bize ülkemizdeki tarım ilacı kullanma oranının gelişmiş ülkelere göre çok düşük olduğunu söylemekte. Ülkemizde hektar başına 0.5 kg. zirai ilaç kullanılırken, Fransa ve Almanya'da 4.4 kg., İtalya'da 7.6 kg., Hollanda'da 17.5 kg. kullanılmaktadır. Bu veriler hesaplanırken otlaklar, fundalıklar ve benzeri ürün alınmayan alanlar da ekili dikili alan olarak değerlendirmeye alındığı için, ülkemizde hektar başına kullanılan tarım ilaçları miktarının düşük görünmesi doğal. Fakat yapılan araştırmalara göre Adana, Mersin, Antalya ve İzmir illerinin tarımsal faaliyetlerde kullandığı tarım ilaçları oranı tüm ülke geneline oranla %65 olarak verilmekte.  Bu rakamlar bize tehlikenin artık sinyal verdiğini değil çanlarının çaldığını göstermektedir. Sadece 4 ilde tüm ülkede kullanılan tarım kimyasallarının yarıdan fazlası kullanılmakta, yani bu iller dünyadaki en yoğun tarım ilacı kullanan iller arasından listenin en üstlerinde yerlerini almış. Peki bu kimyasallar hangi ürünlerde kullanıyor? Şeftaliden buğdaya, maruldan pirince kadar yani neredeyse gündelik hayatta tükettiğimiz besin kaynaklarımızın tamamında. Ülkenin en önemli tarımsal üretim merkezlerinin kimyasal kullanma oranlarının bu kadar yüksek seviyeye çıktığını görüyorsak tarımsal sürdürülebilirlikten nasıl bahsedebiliriz! Evet ülkemizde nüfusun önemli bir kısmının geçimini sağladığı tarım sektörü ne yazık ki artık sürdürülebilirliğini kaybetmiştir. Aynı zamanda sektörün kullandığı konvansiyonel üretim biçimi çevresel ve ekonomik problemleri de her geçen gün daha fazla körüklemektedir.


Sorunun esas temelleri şu cümlelerle özetlenebilir aslında;
Tarımsal üretim yaparken karşılaşılan en küçük sorunlarda direk olarak ilaçlama yöntemine başvurulmakta. Örneğin tarlasında normalden fazla sayıda kuş gören çiftçi; kesin tarlamda fazla böcek var ve bu kuşlar bu yüzden buradalar mantığı ile hareket ederek böcek ilaçlaması yapabilmekte.
Zirai mücadele ilaçları ve gübreler genellikle takvime göre ve gereğinden fazla kullanılmakta. Ne demek takvime göre uygulama? Teknik talimatnameye göre, tarımsal ilaçlama herhangi bir hastalık veya zararlı etmeni üretim alanında görüldükten ve zarar eşikleri hesaplandıktan sonra uygulanabilmektedir. Oysa takvime göre yapılan ilaçlamada sayım yaparak zarar eşiği hesaplamak bir tarafa henüz ekim dikim yapılmadan ilaçlama ve gübreleme programı hazırlanmakta ve ona göre uygulanmakta. Yani domates yetiştiren bir çiftçi, nasıl olsa mantar hastalığı çıkar ben haftada bir ilacımı atayım diyerek daha fidesini toprağa diker dikmez ilaçlamaya başlamaktadır. Gübreleme içinde bu durum pek farklı değil. Toprağın durumu genellikle önceden bilinmemekte, gübreleme toprağın durumuna göre planlanmamaktadır. Örneğin, buğday yetiştiriciliğinde yılın şu ayında şu kadar kg şu gübreden kullanılmalıdır şeklinde ifadelerin yer aldığı her bitki için ayrı ayrı hazırlanan cetveller bulunmakta ve üreticilerin birçoğu üretimini bu şekilde gerçekleştirmektedir. Farklı bir bakış açısıyla; nasıl olsa yazın böbrek enfeksiyonu kışın üst solunum yolları enfeksiyonu geçireceğim, ben hasta olmadan antibiyotik ilaçlarımı peşin peşin alayım mantığından çok da farklı değil aslında tarımsal üretim sistemindeki bu durum.
Bir diğer sorun ise ürün çeşitliliğinin azalması. Aslında bu sorunun diğer sorunlara zemin hazırladığını söylemekte doğru olur. Çünkü bir bölgedeki ürün çeşitliliği ne kadar az ise o bölgede tarımsal zararlıların epidemi yapma olasılığı o kadar yüksektir. Buda demek oluyor ki ürün çeşitliliğinin az olduğu yerlerde daha fazla tarım ilacı kullanılır. Ürün çeşitliliğinin azalmasının sadece tarım ilacı kullanımını arttırdığını söylemek elbette dar bir bakış açısı olacaktır. Her şeyden önemlisi ürün çeşitliliğinin az olduğu, her yıl aynı yerde aynı ürünün yetiştirilmesi olarak da tabir edilen monokültür tarım sistemi ekolojik dengeyi alt üst ediyor demekle abartılı bir tabirde bulunmuş sayılmayız.  


Bu cümle şu örneklerle daha geniş anlamda tanımlanabilir.
GAP bölgesinde sulama imkanının sağlandığı tarihten itibaren ağırlıklı olarak pamuk ve mısır üretimi yapılmaktadır. Tarlasına her yıl pamuk ve mısır eken bir çiftçi doğal olarak her yıl aynı gübre ve tarım ilaçlarını kullanmaktadır. Pamuk yetiştiriciliği esnasında tarlasındaki böcekler için uyguladığı ilaçlar sadece o böcekleri öldürmekle kalmaz, farklı türleri de öldürebilir veya değişen oranlarda zarar verebilir. Çünkü tarım ilaçlarının etki alanları genellikle geniştir. Bunun yanı sıra yapılan araştırmalar tarım sisteminde kullanılan ilaçların ancak % 1-2 kadarının hedef türler üzerine ulaştırılabildiğini bildirmektedir. Daha acı bir tablo ise aşağıda verilmiştir. Tabloda bazı tarım ilaçlarının yararlanma yüzdeleri bulunmaktadır. Bu tabloya göre bir böceği öldürmek 0.03 mikrogram, bir milyon böcek içinse 30 mg kimyasalın gerekli olduğu görülmektedir. Oysa arazide bunun tam 3000 katı kullanılmaktadır!



Kullanılan 3000 kat fazla kimyasal doğadan kendiliğinden masumca kaybolmamakta elbette. Soluduğumuz havaya, içtiğimiz sulara karışmakta, doğrudan ve dolaylı olarak hem bizlerin sağlığını hem de doğal yaşamı tehdit etmektedir. Ürünlerin yetiştirilmesi esnasında kullanılan kimyasalların fazlaları ürünün içeriğine geçerek bu ürünleri tüketen insanların ve hayvanların bünyelerinde birikmekte ve çeşitli hastalıklara sebep olmaktadır. 

Örneğin zehirlenerek öldürülen fareleri tüketen yılanlarında ölmesi sebebiyle yılan tür sayılarında azalma olduğu bildirilmektedir.

 
Bizler yaşadığımız sürece sürdürülebilir sistemlere ihtiyaç duyacağız, bunu elde edebilmenin yollarından birisi ise tarımı sürdürülebilir kılmaktır. Bu yüzden sahip olduğumuz doğayı kaybetmeden, sistemi değiştirmek ve sağlıklı, güvenilir hale dönüştürmek zorundayız. 

2012/06/22

Dikmen Vadisi Permakültür Atölyesi

Bu yazı Ankara Dikmen Vadisi 4-5. etap proje alanında Ekim 2011'de düzenlenen permakültür / doğal döngü atölyesinin sonucudur. Daha önce Mimarlar Odası Ankara Şubesi süreli yayını Bülten'in 94. sayısında (Kasım-Aralık 2011, s.91-95) yayınlanmıştır.
----------------------------------------
Doğal Döngü / Permakültür Atölyesi
Tarih: 07-08 Ekim 2011, Saat:  13.00-17.00
Yürütücüler: Evren Yılmaz Tekin ve Z. Ebru Aksoy
Atölye katılımcıları: Ali İhsan Başgül, Gözde Cüce, Hasan İslam, Hande Akçakoca, Zehra Çamdal, Deniz Kesici, Sırma Gül Mısır, Hülya Keçeci, İnci Gökmen, Ali Gökmen, Nurhayat Varol, Özge Yalçıner Ercoşkun.

Kentlerde hızla artan insan nüfusunun yerleşimi için, ihtiyaçlarını yerel kaynaklarla karşılayabilen ve çıkan her türlü ürünün değerini kaybetmeden doğal döngünün başka aşamalarına girdi olarak aktarılabildiği, olası en az kaynak kullanımı ile en zengin çeşitli, esnek (dolayısıyla) dayanıklı, doğal çevre ile uyumlu ve sonuçta uzun vadede sürdürülebilir yaşam çevreleri oluşturulabilmesi, bulunulan yerde kalıcılığın sağlanabilmesi çok büyük önem kazanıyor. 

Bu ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak tasarladığımız Dikmen'de Doğal Döngü Atölyesi, doğadaki düzenlerin ilkelerini ve onları uzun vadeli, kalıcı yapan ilişkileri inceleyerek doğal ve yapılı çevre için tasarım modelleri yaratma arayışındaki “Permakültür” sisteminin bilgi birikiminden yararlanarak, Dikmen Vadisi’nde neler yapabileceğimizi, buradaki yerleşimin enerji, su, ısınma, barınma, gıda gibi her konuda kendisine yeterliliği ve doğal döngüdeki yerini inceleyip gözleyerek vadi yaşayanlarıyla birlikte katılımcı tasarım süreçleri ile öneriler geliştirmeyi amaçlıyordu.

Atölyede, permakültürün tüm boyutlarına dokunmaya olanak tanıyacağını düşündüğümüz, kentte uygulama yapmak, tarım ve belki toplum destekli tarım konusunda çalışmak, toplumsal bir bağlamda uygulama yapmak, kentsel dönüşümün ne ve nasıl olmasını tartışmak / deneylerle çözüm aramak, köy ölçeğinde bir yerleşimde örneğin atık konusunun nasıl ele alınacağını sorgulamak isteyenleri ve bunun gibi pek çok farklı öncelikleri olan dostları buluşturmayı hedefledik.

PERMAKÜLTÜR, kalıcı tarım anlamına gelen “permanent culture” ifadesinin kısaltılmışıdır. Kavramı geliştiren Avusturalyalı Bill Mollison’un tanımıda göre permakültür, doğal sistemlerin gözlemine, geleneksel tarım yöntemlerinin içerdiği erdeme ve modern, bilimsel, teknolojik bilgiye dayanan bir tasarım sistemidir. Permakültürün amacı sürdürülebilir insan yerleşimleri oluşturmak, yani kendi ihtiyaçlarını karşılayan, çevresini sömürmeyen ve kirletmeyen, uzun vadeli, ekolojik anlamda sağlıklı ve ekonomik olarak da uygulanabilir sistemler yaratmaktır.

Resim 1 Permakültür İlkeleri


Resim 2 Toplum destekli tarım için uygun yamaçlar. (Fotoğraf: Evren Yılmaz Tekin)












Resim 3 Yamaçlarda bostanlar. (Evren Yılmaz Tekin arşivi)

GÖZLEM VE DEĞERLENDİRMELER Tarih: 07-08 Ekim 2011, Saat:  13.00-17.00
Gözde Cüce

7-8 Ekim tarihlerinde gerçekleştirdiğimiz atölyede ilk olarak, diğer atölyelerden katılımcılarla birlikte Vadinin Ayrancı yönünden başlayan ilk etabından Oran bölgesinde sonlanan 5. etabına kadar süren üç saatlik keyifli bir gözlem yürüyüşü yaptık. Yürüyüşümüzde, permakültürün önemli ilkelerinden biri olan gözlemi hazırladığımız formlar yardımıyla gerçekleştirdik. Vadideki doğal sistemleri (güneş, rüzgar, topografya gibi) dikkatlice gözlemleyerek, neler yapılabileceğini planlarken bu verilerden faydalanmayı amaçladık. Dikkatimizi çekenler özetle şöyle idi:

Araziyi güneşlenme bakımından incelediğimizde, vadinin kuzey-güney doğrultusunda uzandığını gözlemledik. Bir yamaç sabah, diğeri akşam güneşini almaktaydı. Güneşlenme saatinin fazla olmadığını gördük. Rüzgar açısından ise, boğaz şeklinde uzanan vadide Oran’dan Dikmen yönüne doğru hava akıntısı hissedilmekteydi. Yürüyüş parkurumuz topografya olarak “V” şeklinde belirgin bir vadiydi.
Toprağın verimli ancak yer yer sert ve killi olduğunu gözlemlediğimiz vadide tarım yapılması düşünülen bölgeler için tekrar bir analiz gerektiği kanaatine vardık. Bunun yanında, müstakil bahçelerde yetişen lezzetli sebze ve meyvelerden tatma imkânı da bulduk.
Permakültür için önemli girdilerden biri olan su bakımından vadinin oldukça zengin kaynaklara sahip olduğunu gördük. Terkos suyu bol miktarda ancak yer yer boşa akıyordu. Vadide yaşayanlar, kışın yollarda sel olduğunu, çevre yerleşimlerin atık sularınınsa yamaçlardan aktığını söylediler. Yangın riski açısından alanda kuru otların etkisiyle yanmaya müsait bir ortam bulunmaktaydı. Yer yer anız yakıldığı da dikkatimizi çekti.

Bitki çeşitliliği açısından oldukça zengin olan bu etapta iğde, kestane, kavak, söğüt, elma ve ceviz ağaçlarıyla karşılaştık. Asmalar, vadi tabanı boyunca yol kenarında domatesler, sazlıklar, kuşburnu, cola bitkileri de gözümüze çarpan diğer bitkilerdi. Ankara ortalamasına kıyasla sıcaklığın düşük olduğu vadinin bakısına göre yamaçlarda farklı mikro iklimler hâkimdi. Farklı türde kuşlar, tavuklar, köpek ve kediler yürüyüşümüzde karşılaştığımız hayvanlar arasındaydı.
Bu etapta yerleşik insanlar çoğunlukla emekli aileler, kadın ve çocuklardı. Dönüşüm projeleriyle yerlerini terk edenlerin sağlıksız ve kötü koşullarda yaşadığını öğrendik. Vadi’de yerleşik diğer bir grup ise hurda ve geri dönüştürme işi yaparak geçimini sağlayan Çukurova ve Lice’den göç eden tarım işçileriydi. Vadi halkının beklentileri arasında tarım konusunda bilgi edinme, görünürlüklerini arttırma ve Vadi’nin doğal haliyle korunması ihtiyacının vurgulanması öne çıkıyordu.

Arazi özellikleri (manzara, kirlilik, özel yerler, tarih, özel mekan ihtiyacı, ortak alanlar) bakımından Barınma Hakkı Bürosu’nun ortak bir sosyal mekan olarak sıklıkla kullanıldığını gördük. Moloz, çöp yığınları ve lağım suyu kirlilik unsurları arasında yer alıyordu. Vadi’nin tarihte vişne ve bağlık alanlarla kaplı olduğunu öğrenmek yeni haliyle kıyaslayınca bizleri epey şaşırttı.
Arazide yer alan binalar briketten gecekondu yapılardı ve yıkılmış binalar çok fazlaydı. Bu açıdan, yeniden değerlendirilebilecek oldukça bol malzeme bulunduğunu gözlemledik. Vadide atık toplayıcı kamyonlar, araba ve bisikletler karşımıza çıkan araçlar arasındaydı. Ortam gürültüden uzak ve sakindi. Çöpler düzenli olarak toplanmakla birlikte yer yer moloz ve hurda yığınları gözümüze çarptı. Lağım ve yanan çöplerin kokusu da yer yer hissedilmekteydi.

Vadinin bu etabına, ana caddelerden yamaçlara uzanan dik merdivenlerle yaya erişimi sağlanabiliyordu. Daha önce var olan otobüs durağının kaldırılmış olduğunu öğrendik. Araç erişimi ise Oran bölgesi tarafından tek yönlü olarak mevcuttu. Elektrik, su, kanalizasyon ve telefon hizmetinin sağlandığı bölgede pis su altyapısı sorun oluşturuyordu.

Arazi dışı bilgileri gözlemlediğimizde bölgedeki market ruhsatlarının iptal edilmiş, halk ekmeğin kapatılmış olduğunu öğrendik. Okullar çevre mahallelerde mevcuttu. Sonradan yerleşen nüfusun geçim aracı olan geri dönüşüm için ayrıştırılan çöp yığınlarının vadide biriktiriliyor olması da dikkati çeken bir yöndü.
Gerçekleştirilen bu gözlemler ve atölyenin ikinci günü vadi halkı ile birlikte yapılan değerlendirmeler sonrasında yapılabilecekler üzerine kafa yorduk ve aşağıdaki sonuçlara ulaştık... 


DİKMEN VADİSİNDE YERİNDE DÖNÜŞÜM İÇİN YAPILABİLECEKLER
Vadi nüfusunu artırmadan, vadinin Ankara’nın doğası ve özellikle temiz havası için katkılarını göz önünde bulundurarak, vadide kendine yeterli yerleşim modeli yaratılabileceğini gördük. 


 Resim 4 Arazide uygun bir teraslama ile tarım için uygun, kontrollü doğal sulama sağlamak olanaklı.



 
Resim 5 Yükseltilmiş yataklar ile tarım çok daha kolay.



·         GIDA VE ARAZİNİN DÜZENLENMESİ
o  TOPLUM DESTEKLİ TARIM: Vadide mevcut yapı yoğunlaşmasını artırmadan toplum destekli tarım yapmaya uygun arazi var. (Resim 2)
o    YAMAÇLARDA BOSTANLAR: Yamaçlar, tarım için aslında çok uygun. Resim 3.
o    TERASLAMA İLE YAPILACAKLER: Resim 4 ve 5

·         SU: Resim 6 - 8
o    YAĞMUR HENDEKLERİ – SUYUN YAVAŞLATILMASI - GÖLETLER
o    MİKRO-HİDRO ELEKTRİK ÜRETİMİ (DEĞİRMEN)
o    BİOLOJİK ARITMA
 
Resim 6 Tamera ekoköyünde gölet. (Fotoğraf: Evren Yılmaz Tekin). Sadece yağmur suyunun toplanmasıyla elde edilmiş bu göletten önce burada su birikimi yoktu.

Resim 7 Teraslamada organik madde birikiminden yararlanmak, aynı zamanda suyu akış hızını yavaşlatmak olanaklı.


Resim 8 Findhorn Ekoköyü biolojik arıtma sistemi (Fotoğraf: Z. Ebru Aksoy). Tamamen pasif olan sistemde siyah su arıtılarak sulama suyu elde ediliyor.

·         ENERJİ  (ISINMA VE ELEKTRİK İÇİN)
o    BİOYAKIT – ENERJİ ORMANI
o    MİKRO-HİDRO ELEKTRİK ÜRETİMİ
o    VERİMLİ SOBALAR

·         KENT VE KENTLİYLE BAĞLANTI Resim 9 -10
o    TOPLUM DESTEKLİ TARIM VE TARIM ÜRÜNLERİ
o    BARINMA HAKKI DAYANIŞMASINI GÖRÜNÜR KILMAK, KENTLİYLE PAYLAŞMAK
o    BİRLİKTE ÜRETMEK VE ÖĞRENMEK: Erişte, sirke, turşu, matematik, resim, koro….

 Resim 9 Fotoğraf: Hasan İslam.

Resim 10 Fotoğraf: Hasan İslam


·         SOSYO - EKONOMİK İLİŞKİLER:
o    VADİDE ÇALIŞMA VE ÖĞRENME OLANAKLARI
o    VADİDE YENİ İŞ OLANAKLARI – SATIŞ YERLERİ
o    EĞİTİM MERKEZİ
o    ORTAK PİŞİRME / YEME ALANININ İYİLEŞTİRİLMESİ – GENİŞLETİLMESİ
o    İŞLERİN ORTAKLAŞA YAPILMASI – İMECE
o    KAMUSAL ALANLARIN GELİŞTİRİLMESİ: AMFİ TİYATRONUN TAMAMLANMASI


SONUÇ OLARAK;
Dikmen vadisi 4-5. etaplarda, mevcut doğal özellikleri koruyarak, yapı yoğunluğunu artırmadan, yapay peyzaj ve yüksek katlı bloklar yerleştirmeden, kent merkezine çok yakın bir alanda kendine yeterli yerleşim modeli yaratmanın mümkün olduğunu gördük. Üstelik bu dönüşüm, Ankara’nın doğa – insan dengesini kalıcı olarak koruyan, gerçek anlamda yaşanabilir bir kent olması yönünde çok değerli bir ilk adım olabilir. Dikmen vadisi, aynı zamanda toplumsal bilincin ve dayanışmanın desteklenmesi ve olgunlaştırılmasına da örnek olabilir.

Dönüşümün yaşam yönünde olması umuduyla…