sürdürülebilir yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sürdürülebilir yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2014/12/13

ORMAN BİR KAÇ AĞAÇ DEĞİLDİR




Orman bir bütün sistemdir. Adeta bir üst organizmadır. Ağaçlar, ağaçların gördüğümüz kısımları ormanın sadece üst örtüsüdür. 


Ağaç yer yüzü ile gökyüzü arasında eşsiz bir köprüdür. Ağaç gövdesinde sürekli madde dönüşümleri ve akımları olur. Havadan aldığını dönüştürerek toprağa, topraktan aldığını dönüştürerek gövdesine ve havaya verir. Tüm süreç boyunca bütün elementler değişik şekillerde atom ve organ ölçeğinde yeniden düzenlenerek yaprak, filiz, çiçek, gövde, meyve ya da oksijen olurlar. Ağaçlar simyacı gibidir.

Ağaçların kökleri toprağın derinliklerine 2-2,5 mt kadar indiği gibi kendi aralarında benzersiz bağlar kurarlar. Birbirleriyle iletişim halindedirler. Hangi bireyin ne derdi var, stres altında mı bilirler. Analize dayalı bilimin kimyasal salgılar üzerinden gözlemlemeye başladığı bu süreçte, bir maddeye ihtiyacı olan bir ağaç bireyine ihtiyacı kökler yoluyla sağlanır.


Orman çok türlüdür. Tek türün hakimiyeti yoktur. Tek tür tek başına yeterli olamaz. Eğer farklı türlerden oluan bir dayanışma sistemi oluşmuşsa orman varlığını sürdürebilir. Aynı insan ürünün dahil olduğu toplumlar gibi.

Ağaçlar da çok türlü olduğu zaman olgun ve yetişkin bir orman görürüz. Sadece çam ormanı, sadece meşe ormanı değil, karışık türlerden oluşan orman ekosistemleri çok daha olgun ve dayanıklıdır.


Bazı ağaçlar öncüdür. Kendi başlarına kalıp bir yere gidip yeni bir yerleşim kurabilirler. Titrek kavak (Poplusu tremula) ve akasya türleri gibi. Hem tohumlarının taşınması ve filizlenmesi buna uygundur, hem de gidip yerleştikleri bölgeyi diğer türler için uygun hale getirirler. Topraktaki azotu bağlarlar, toprağı tutarlar, nemi tutarlar, rüzgârı keserler, toprak için organik madde üretirler. Arkalarından gelecek daha farklı beklentileri olan türlere ortam hazırlarlar..



Doğal ve olgun bir orman insan eliyle yapılamaz. İnsan eliyle başlatılan ormanların yetişkin bir orman karmaşıklığına erişmesi çok uzun zaman alır. 





Ormanlarda ağaçlardan başka pek çok tür yaşar. Aynı tüm sağlıklı toplumlarda olduğu gibi. Bu farklı türler birlikte yaşarken kendi yaşamlarını da en güzel şekilde sürdürürler. Tek başlarına bulamayacakları gıdaya, havaya, suya birlikteyken erişebilirler. Birinin dışkısı öbürünü gıdası, birinin çok rahat eriştiği ve pek kullanmadığı şeyler diğeri için hayati önemde tamamlayıcılar olur.

Mantarlar, dünyadaki canlı yaşamının varolmasını ve ekolojik döngülerin devamlılığını sağlayan müthiş ve kocaman bir âlemi oluştururlar. Hayvanlar âlemi, bitkiler âlemi gibi mantarlar da bilimsel sınıflandırmada üst bir gruptur. Doğadaki dönüşümün çok önemli bir bölümü onlar yapar. Mantarların toprak üstünde görünür olan parçaları onların sadece meyvesidir. Toprak altında, misel denen binlerce yaşayan bir organizmadır mantarlar. Ağaç kökleriyle birarada varolurlar. Hele bir de  toprak altı mantarları var ki, meyveleri / yumruları da toprağın altında olanlar, onlar ağaç toplumlarıyla müthiş bir birlik içindedirler. Hangi bireyin neye ihtiyacı varsa, artık magnezyum, demir ne gerekiyorsa, onu topraktan dönüştürüp o ağaç bireye sunarlar. Mantar âleminin ana gövdesi olan misel çok uzun ömürlü olmakla beraber fiziksel olarak dağıtırsanız, toprağı alt üst ederseniz, o değerli misel dokusunu kaybedersiniz.  

Toprak orman ekosistemlerinde çok zengin ve besleyicidir. Organik ve inorganik tüm maddeler toprakta birikir, dönüşür ve canlıların kullanımına uygun hale gelir. Toprak suyu tutar, kökleri destekler. Küçük memeliler toprağı işler. Sıkışmış toprağı tünellerle açarlar, havalandırırlar.

Kuşlar ormandan hem beslenir hem de ormanın varlığını sürdürmesine katkı verirler.

Orman ekosistemi ve oluşturduğu toprak tabakası suyun döngüsü için vazgeçilmez bir sünger tabakasıdır. 
Yağmur veya kar olarak yağan su ağaçların yapraklarına ve toprağa ulaşır. (Bir ormandaki ağaçların üst örtüsünün yüzey genişliğinin, yağmurun yağdığı, suyun temas ve nüfuz ettiği yüzeyin orman zemininin üç katı olduğu söyleniyor). Bitki gövdelerine ve toprağa ulaşan su yavaşlar, ağır ağır süzülür. Hemen ilk temas ettiklerinin su ihtiyacını karşılar. Fazlası yavaş yavaş yeraltına iner. Yeraltı suyu en temiz, en nitelikli sudur. filtrelenmesi tamamlandığında ve uygun topoğrafik yolu bulduğunda kaynak olarak yeryüzüne çıkar. "Kaynak", adı üstünde yaşam kaynağı.. 

Orman ekosistemi tüm bu ilişkilerle bulundukları bölgede iklimi etkiler ve yerel olarak daha ılıman, daha rutubetli ve yaşama uygun bir iklim yaratır.

Orman ekosistemi ile ilgili söylenebilecek çok şey var. Burada yazılabileceklerden, benim bilgi dağarcığımdan ve algı sınırlarımdan çok daha fazla. Ama belki de en önemlisi, halen çok az biliniyor olması. Aslında tüm doğal sistemler gibi sadece görünür, gözlemlenebilir kısımlarına dair bilgilerimiz var. Sürekli yeni şeyler öğreniliyor, belgelenebiliyor. Yani orman ekosistemine ya da doğal olarak varlığını sürdürmekte olan herhangi bir ekosisteme dışarıdan bir şey yaptığımızda hoyratlığımızın ölçüsünü bile anlamadığımızı düşünüyorum.


Ve siz, ağaç kesildiği zaman sayı üzerinden bir hesap vermeye çalışıyosunuz. "Daha fazlasını dikeriz!"..  Bin ağaç.. Nedir ki? Biz on bin ağaç dikeriz! 

Ağaç kesildiği zaman, yokedilen orman sisteminin bütünüdür. Kesilen ağaçların sayısı ile bundan sözedilemez. Her orman ekosisteminin büyüklüğünden bağımsız olarak bulundukları daha geniş çevreye kendilerine özgü eşsiz katkıları vardır.


Ama illâ ölçüye vurmak gerekiyorsa, en azından alan ile sözedin.. 100 hektar mesela.. Nasıl bir büyüklüktür? Bunu düşünün.. 1.000.000 m2... Burada nasıl bir yaşayan sistem olabilir, bundan kimler etkilenebilir? Hangi canlı türleri besin bulamaz? Orman yokolursa suya ne olur? Toprağa ne olur? Havaya, suya.. Ya bize ne olur?


Okuyan, yazan, haber üreten paylaşan herkes, lütfen sayı ile ağaçtan sözedilerek tahribatın önemsiz olduğu algısının yaratılmasına izin vermeyin.

Yokedilen bütün bir sistemdir, üç beş ağaç değil..




Öneri Kaynaklar

Barutçiyan, Jilber; Türkiye'nin Mantarları 1, Oğlak Yayıncılık, İstanbul, 2012

Çepel, Prof. Dr. Necmettin; video Orman Ekosistemi, 2011
 
Ülgen, H. ve U. Zeydanlı, ed. 2008. Orman ve Biyolojik Çeşitlilik. Doğa Koruma Merkezi. Ankara. http://eski.dkm.org.tr/tr/orman_icindekiler.html (13.12.2014)


 

2013/10/12

Eğlenceli Değilse, Sürdürülebilir Değildir


Bu yazı ilk olarak TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi dergisi “dosya”nın “Mimarlığı Sosyolojik Olarak Anlamak” başlıklı 30. sayısında (Mart 2013) yayınlanmıştır.
Eğlenceli Değilse, Sürdürülebilir Değildir
Z. Ebru Aksoy[1]
Lise son.. Bir dönemin sonu ve yaklaşan yeni dönemin verdiği heyecan. Tüm arkadaşlarda geleceğe yönelik hayaller, düşünceler. Umut dolu, değişim döneminin keyfini çıkartan, enerjik aylar. (Lise son benim için güzel bir yıldı gerçekten). Meslek seçimi telaşı. Her kafadan bir ses, bir de iç ses. Düşler. Bir şeyi “yapmak istiyorum” demenin verdiği benzersiz enerji. Yoğun, dolu dolu ama bereketli bir geçiş dönemi.              
Mimarlık 1. Sınıf.. Lisenin en kıdemlisi olmaktan, fakültenin en acemisi olmaya geçiş. Yepyeni bir ortam. Bir yandan “mimar olmak istiyorum” demiş ve amaca doğru ilk engeli aşıp yeni bir aşamaya umutla ulaşmış olmanın verdiği müthiş bir içsel güç ve güven. Diğer yandan, yeni bir mekânda, fiziksel ve daha da önemlisi sosyal ortamda yabancı, hatta “çaylak” hissetmenin verdiği tedirginlik. Liseden tanıdıklarla, lisedeyken yakın olunmasa bile, bu yeni ortamda hemen bir araya geliş. Farklı bir ilden geliniyorsa, memleketlilerin ilk günlerdeki dayanışması. Tasarım stüdyosunun o geniş, rahat, lise sınıfından çok farklı hali.. Heyecanla ve güvenle karışık büyük bir ilgiyle hocaları, konuşulanları,  istenenleri takip ve gayret.. Arkadaşlarla tanışma, grup projeleri, yeni bağların oluşması.
Mezuniyet.. Okulun o ilk günlerindeki yapıcı ve parlak enerji ne yönde dönüşüp hangi yolu aydınlattıysa, onun ışığında yeni adımlar. Yaşamın sunduğu  yollar arasından bir seçim..
İşte bu noktada, heyecan ve merakla yapı üretim süreçlerine dahil olan yeni mezun bir mimarın, hangi özel çalışma alanında olursa olsun; tasarım, üretim, kontrol ya da planlama, umutlarının artık kırılmaya, heyecanın körelmeye başlama olasılığının yüksek olduğunu söylemem sanırım kabul edilebilir bir genelleme olur. Akademik ortama girmeyen çoğumuz, eğer köfteci olmadıysak[2], mezuniyetimizden itibaren, geçerli yapı üretim süreçlerinde bir yerlere oturuyor ve sürüklenmeye başlıyoruz. Yapının ihtiyaç için değil, değişim değeri için üretildiği çağımızda, yapı üretimindeki kriterler en baştaki hayâllerimizden ya da okulda kök salan tutkularımızdan çok farklı olabiliyor.. Bu değişim değeri üretim bandında hemen yerimizi alıyor, çarkın bir parçası haline geliyoruz. Ürettiğimiz fikir / proje / yapı, kısacası “ürün”ümüzle tarih boyu varolagelmiş bağlantımız kopuyor.
Sorunun sadece mimarlık pratiği ile de sınırlı olmadığı çok açık. Küçük hücrelere bölünmüş bilgi ve meslek pratikleri, aralarında dayanışma yerine rekabet yerleştikçe, bizleri bir konunun bütününü görmek, tasarlamak ve üretmek yerine, birbirinden kopuk, küçük uzmanlık alanlarına hapsediyor. Bütünü göremediğimiz, rekabete ve  kısa dönemli kâra uygun çalışılan, güvensiz, dar ve karanlık mekân ve uzamlarda, sadece önümüzdeki işin parçasını yapmaya, öncesini sonrasını görmemeye, hatta sorgulamamaya itiliyoruz. Sıkıştırıldığımız, fiziksel ve zihinsel hücrelerde bir şeyler üretmemiz bekleniyor. Çoğu zaman bu beklenen tanımlı bir somut ürün oluyor. Düşünmeyi, incelemeyi, yorumlamayı, yaratmayı değil, bilinen bir şeyi yeniden üretmeyi görev tanımımız olarak buluveriyoruz, hem de hiç farkına varmadan. Bu durum, sadece mimarlar ya da yapı üretim süreçlerindeki meslekler değil, yeni kapitalist sistemdeki tüm çalışanlar için geçerli.
Üretim süreçlerinin etkileri bununla da sınırlı değil. Daha kötüsü, toplumsal dokuda oluşan kopukluklar. Birbirimizle ilişkilerimizi, toplumsal bağlarımızı da yitiriyoruz ya da zaten bu bağların yitmiş olduğu ortamlarda doğup büyüdüğümüz için, başka türlüsünü tahayyül dahil edemez hale geliyoruz. Geçmişlerimizde dayanışma toplumlarını, sadece ihtiyaç kadar üretilmesini ve paylaşımları, artık yazılı ve sözlü tarih çalışmalarından okuyor, duyuyoruz. Mesleki uygulamalarımızda, endüstriyel bir üretim sürecinin üretim hattındaki izole “elemanlar”[3] haline geliyoruz. Kültür ve mekân, kompartmanlara bölünerek birlikte parçalanıyor, çözülüyor.
Bir yandan, mimarlığın içsel çelişkilerinden birini; kolektif iş yapma/ekip çalışmasının bereketine karşılık, bireysel baskınlığın arz ve talebi arasındaki gerilimi, rekabet ve bireyselcilik kazanıyor. Varlık nedeni gereği diğer uzmanlıklarla, üreticilerle ve kullanıcı ya da işverenle yapıcı iletişimi içermesi, uyumlu bir ekip dayanışması olması gereken mimarlık alanı, mevcut hakim düzende mimarın kendini baskın ve ezici güç, “Mimar”[4] olarak sunmak zorunda kaldığı bir güçler şovu haline geliyor. Dayanışma ve açık fikirle proje üretimi ortadan kalkıyor, bireysel rekabet her aşamada ön plana çıkıyor. Diğer yandan, kullanıcı ile bağlar kopuyor. Mekânın sunacağı yaşam bir kenara itiliyor, kullanıcının tasarlanan mekânlardaki deneyimi tasarlanmak yerine, adeta moda dergilerinden beğenilip seçilmiş “form”a uygun olacak şekilde tüm iç düzenlemeler planlanıyor. Mimarlık yaşayan mekân / yer’in değil, modaya uygun nesnelerin tasarımına indirgeniyor[5]. Yapılar “moda” ve “reklâm” yoluyla yeni tüketim nesnesi haline geliyor.
Bu süreç tüm meslekler için, hatta tıp için bile böyle işliyor[6]. Ancak bu noktada, mimarlık gibi bir ayağı yaratıcılıkta diğeri de uygulama pratiklerinde olan meslek sahiplerinin hakim kapitalist / endüstriyel iş üretme süreçlerinden özel olarak etkilendiklerini söyleyebiliriz. Mimarlık okumaya karar verenlerin, karar dönemindeki birikim ve farkındalıkları, arzuları, beklentileri birbirlerinden çok farklı olsa da, tüm bu hayâllerde mutlaka çevre ile ilgili bir duyarlılık, bir tutku ön plandadır. Çevreye, ilişkilere yönelik adı henüz konmamış bu duyarlılık, mimarlık eğitiminden sonra ve bu eğitim sayesinde, bütünü görebilmeyi ve tasarlamayı, bütün, “bütün”ler ve parçalar arasındaki ilişkileri tahayyül edebilmeyi düşünsel ve algısal dünyamızın doğal akışı, işleyişi haline gelir. Tam da bu yüzden, kapitalist iş üretim süreçlerinde mimarlık ya da daha genel olarak (her türlü) üretim süreçlerinde ve ortamlarında çalışmak, mimarları daha yoğun olarak mesleki arayışlara itiyor olabilir mi? Mimarlık okuyup başka işler yapan bireylerde sözü edilen bütünsel bakış, sisteme daha (?) yoğun eleştiriler ve arayışta, somut adım atmada etkili olabilir mi? Diğer açıdan baktığımızda da şu soru çıkıyor; doğaya, toprağa, coğrafyaya doğrudan müdahale içeren yapı üretimi, bu sürece dahil olanlarda doğaya yönelik farkındalık, sorgulama ve uyum arayışını hızlandırıyor olabilir mi?
Mesleki tatmin, eğitim aldığı alanda çalışma oranı, iş ortamından ve gündelik olarak yaptığı işlerden memnuniyet konularında nesnel araştırmaların değeri büyük. Burada, nesnel araştırmalara değinmeden, günümüzde giderek yaygınlaşan sürdürülebilir yaşam odaklı deneyimlerin arayışlarımıza katkıları üzerinde kısaca durmalı.
SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM
Sürdürülebilirlik takip edilmesi olanaksız olacak kadar çok farklı şekillerde, farklı anlam ve işlevlere hizmet etmek üzere kullanıldığından, her ortam ve durumda öncelikle bundan ne anladığımızı paylaşmak zorunlu gibi [7]. Sürdürülebilirlik kavramı ile sürdürülebilir yaşamı kastediyoruz, olanaksızlığı çok açık olan sürdürülebilir büyüme ya da sürdürülebilir kalkınmayı değil. Kavram ilk olarak 1972’de The Ecologist dergisinde yayınlanan, etkileyici makale “A Blueprint For Survival (Hayatta Kalmak için Bir Plan)”da irdelendi. Yazarlar, Goldsmith ve Prescott-Allen, “Endüstriyel yaşam biçimin temel sorunu sürdürülebilir olmamasıdır” derken, metin boyunca sürdürülebilirlik ve kalıcılık kavramlarını adeta birbirinin yerine kullanırlar [8],[9]. Geçen zaman içinde uzmanlar da, uzman olmayanlar da sık sık sürdürülebilir kavramını ve türevlerini oportunist amaçlar için kullandılar, kullanıyorlar. Günümüzde, kavramın tanımı için, Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun önerisi olan, “günümüzün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama olanaklarını ortadan kaldırmadan karşılamak” kullanılabilir. Akıllarda kalması için, tam da şu anda küresel olarak içinde olduğumuz sürdürülemez düzen,i  ekonomist ve aktivist Jonathan Dawson’ın benzetmesiyle ifade edelim; “sadece elmayı değil, elma ağacının kendisini de yiyoruz”. Sürdürülebilirlikle, ağacın bizden sonrakilere de yeterli meyve verecek şekilde hasat edilmesininden sözediyoruz.
Bu yaklaşım kısıtlı kaynakların kullanımının incelenmesinden çıktıysa da, kısa sürede, kavramsal çerçeve zenginleşerek farklı gerçeklikler için de uygulanmaya başladı. Sosyal ve ekonomik gerçekliklere sürdürülebilirlik gözüyle bakmak, tamamen tükenmeden yaşamı sürdürebilmenin, Goldsmith ve Prescott-Allen’in makalelerindeki önemli vurgu gibi, kalıcı olabilmenin esaslarını yeni bir gözle (mimarsanız, yeni bir yapı içerisinde) görmemizi sağladı. Ralph Waldo Emerson’ın kendine yeterlilik, sevgi, dostluk, kavramlarından[10], H. D. Thoreau’nun yaşam etiğinden[11], Schuamcher’in “Küçük Güzeldir”[12] ve başka pek çok önemli çalışmadan aktarılan düşünceler günümüzde, Birleşmiş Milletler tarafından da kabul edilen “Gaia Sürdürülebilirlik İçin Eğitim”[13] eğitim paketinde yeniden şekillendi.  Gaia Sürdürülebilirlik İçin Eğitim sisteminin bir parçası olan Permakültür Tasarımı Eğitim programında sürdürülebilirlik şu dallarla inceleniyor:
Sürdürülebilirliğin 8 Dalı[14]
1.    Ekolojik sürdürülebilirlik; “yer”, gıda, fiziksel altyapı (ekolojik yapılar ve ulaşım), geri dönüşüm şemaları, suya özen ve atık Su Yönetimi, entegre yenilenebilir enerji sistemleri, ekolojik restorasyon
2.    Sürdürülebilir eğitim: Bireyleri ve toplumları, yaşadıkları dünyayı şekillendirecek ve daha kendilerine daha yeterli (self-reliant) olmalarını sağlayacak bir eğitim. Kapsamda küresel, uygulamada yerel, kültürel çeşitliliği koruyan, teori ve uygulamanın içiçe olduğu, yaşamın özündeki çok katmanlılığa odaklı ve disiplinlerarası bir eğitim..
3.    Kültürel sürdürülebilirlik: Kültürel canlılık, sanatsal ve diğer kültürel ektinliklerin ve kutlamaların varlığıyla sürebilir. Yaratıcılık ve sanatlar dünyayla ve birbirimizle ilişkilerimizib ve bir olmanın yaratıcı ifadeleri olarak görülür. Kültürel çeşitlilik ve kültürlerarasılık, hem doğal çevremizde hem de toplumsal ilişkilerde sağlığın, canlılığın ve yaratıcılığın kaynağı olarak görülür.
4.    Ekonomik sürdürülebilirlik: Ekonomik sistemlerin, değer değişimlerinin yerelleşmesi, her zaman yerel ihtiyaçların yerel kaynaklardan nasıl karşılanabileğinin araştırılması. Bireylerin toplumun / grubun ihtiyaçlarını karşılayacak, toplumsal dayanışmayı zenginleştirecek, kendilerini gerçekleştirebilecekleri, kirlilik yaratmayan, insan ve/ya doğal kaynakları sömürmeyen iş kollarına yönelmesini cesaretlendirmek. Takas, zaman bankası, gönüllülük gibi toplumsal dayanışma araçlarını etkin olarak kullanan, işsizliğin ve fakirliğin olmadığı, tüm bireylerin topluma severek katkı verebildikleri bir ekonomik düzen..
5.    Politik sürdürülebilirlik: Yukarıdaki / dışarıdaki güçten, içsel / toplumsal güce geçiş. Katılımcı karar alma süreçleri ve doğrusal değil dairesel düzenleme ile herkesin sesinin duyurabileceği, kendini dairenin parçası hissedebileceği ölçekte yerleşimler.. 
6.    Sürdürülebilir İletişim:  Grup / topluluk içinde ve dış dünyayla yeterli/uygun iletişim teknolojilerin yaygınlığı. Grup içindeki yetenek ve diğe değerlerin paylaşımı ve dış dünya sunulması. Yapıcı, destekleyici bireyler arası iletişim ve dayanışma..
7.    Spiritüel sürdürülebilirlik: Tüm bireylerin kendi spiritüel tercihlerini, kutlamalarını ve diğer ritüellerini yaşayabilmeleri, bireysel olarak özel alanlar olduğu kadar toplum olarak da kutlama ve paylaşımları birlikte yapabildikleri alanların olması.   
8.    Sürdürülebilir Sağlık: Basit sağlık hizmetlerinin yerel olarak giderilebilmesi ve eğlence, oyun, müzik, hobi, doğa ve şifa, sağlıklı gıdaya erişim olanaklarının olması..
Sürdürülebilirliğe dair bu alanların büyük bir bölümü aslında mekân tasarımıyla ve bunun için gereken pratiklerle doğrudan ilişkili. Sadece bir tüketim maddesi değil, topluma yararı olan, doğaya ve ekolojik döngüye katkı sağlayan işlerin parçası olabildiğimizde sanırım hangi meslekten olursak olalım, hepimiz, kendimizi daha bütün, daha bağlantıda, daha mutlu hissediyoruz. Özellikle sıkışmanın artmaya devam ettiği Türkiye’ki kentlerde yaşayan mimarların ve/ya mimarlarla benzer sosyo kültürel birikime sahip bireylerin arayışları giderek artıyor. Bu arayışların fiziksel olmanın ötesinde sosyal ilişkilere de yönelik, hatta öncelikle bunlarla ilgili olduğu düşüncesiyle, sistemin dışına çıkmaya yönelik çabaların ve sonuçlarının daha çok paylaşılabildiği ortamları umalım. Şartların meslek sahiplerini ittiği daralmanın bireysel olmadığı ve çok kişiyle paylaşıldığının bilinciyle anımsayalım ki, EĞLENCELİ DEĞİLSE, SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİLDİR[15].
*    *    *
İş hayatının bir aşamasında. Bir yandan yoğun, çok yoğun iş yaşamı. Bir yandan seçimlerin muhasebesi, içsel değerlendirmeler. Rutine binen ve insanı tüketen işler, bu işlerin sorgulanması. Arayışlar, daha büyük heyecanla yapılacak işler  neler olabilir? Geçiş nasıl yapılır?..
Bir gün, ön elemeden geçilerek davet edilen bir proje görüşmesine gidilir. Teklif, doğaya, hem de benzersiz güzellikte ve berekette iki ayrı ekosistemin, deniz ve ormanın buluşup kucaklaştığı, birbirlerine su, ısı, rüzgâr, koku, canlı alıp verdikleri çok özel bir alana, insan yapımı bir garabet, kendine yetmediği gibi çevresini de perişan edecek, orada olacaksa çok başka şekillerde yapılması mümkün olan, en basit duyarlılıklardan uzak, ama işte bir defa renkli mimarlık yayınlarından seçilmiş ve işaretlenmiş bir ucubenin gerçekleşmesine suç ortaklığı yapmayı içermektedir. İşte o zaman, mimarımız lise sondaki hayallerini anımsar ve projeye dahil olmayı reddeder. “Hayır” demenin verdiği güç, sonunda yepyeni (aslında çok eski ve çok gerçek), yürekten severek kendini adayabileceği, birlikte yaratabileceği yönlere gitmesi için bundan sonra hep onunla olacaktır.


[1] Mimar, Permakültür Tasarımcısı.  z.ebru.aksoy@gmail.com , http://degisimicinyaratim.blogspot.com/
[2] Mezun olduğum ODTÜ Mimarlık bölümünde, sonraları çok sevdiğim bazı hocalarımızca sık kullanılan ve bizleri birinci sınıfta hayata hazırlamaya (..diyelim) yönelik bir ifade “köfteci olacaksanız boşuna mimarlık okumayın” idi. Herhalde amaç, niyetimizin gücünü sınamaktı. Şimdilerde, iyi bir köfteci olmak için de mimarlık okumak gerektiğini düşünüyorum.
[3] İki anlamıyla da.. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre; 1. Öge, 2. Bir toplulukta çalışan insanların her biri.
[4] C. Abdi Güzer’in çeşitli yazı ve konuşmalarına atıfla, “mimar” ve “Mimar” arasındaki fark vurgulanmak istenmiştir. “Mimar”, proje tasarımı yapar, “mimar” ise diğer tüm işleri.
[5] Modern mimarlığın önemli isimlerinden Richard Meier’in mimarlığın bina değil kamusal alan tasarımı olarak ele aldığı özellikle Los Angeles Getty Müzesi üzerinden yaptığı konuşma için; http://www.archdaily.com/205401/video-richard-meier-on-creating-public-spaces/ (02.10.2012)
[6] Günümüzde hekimliğin durumuna ilişkin gözlem ve eleştiriler için ilk akla gelen kaynak: İilknur Arslanoğlu’nun editörlüğünde bir grup tıp doktorunun makalelerinden oluşan kitap, Tıp Bu Değil, insanı metalaştıran tıbbı, toplum karşıtı politikalara dayanan “sağlıkta dönüşüm”ü inceliyor. İthaki Yayınları,  2012.
[7] Eko- ön eki almış sözcükler için de aynı şey geçerli. Permakültür ise, bütünüyle dilimize yabancı duran, üstelik maalesef temelinde tarımdan doğduğu için Türkiye’ye de öncelikle tarım üzerinden girmiş, ancak bununla sınırlı olmayan bir tasarım biçimi ya da doğanın (varsa) tasarım biçiminin incelenmesi ve diğer alanlara uygulanması için ilkeler geliştirilmesi olarak özetlenebilir.
[8] Graham Meltzer’in Sustainable Community, Learning From the Cohousing Model, kitabından aktarmayla, Trafford Yayınları, Kanada, 2005. Syf. 1.
[9] Makalenin bütünü için The Ecologist dergisinin arşivine bakılabilir. http://www.theecologist.info/key27.html (08.10.2012)
[10] R.W. Emerson, The Essays of Ralph Waldo Emerson, Harvard College, 11th edition, 2003, ABD
[11] P. Cafaro, Thoreau’s Living Ethics, The University of Georgia Press, 2004, Atina ve Londra.
[12] E. F. Schumacher, Küçük Güzeldir, çev. Osman Deniztekin, Cep Kitapları, 1989, İstanbul.
[13] Gaia Education For Sustainability, http://www.gaiaeducation.org/ (08.10.2012)
[14] Findhorn Ekoköyünde, Ekoköy / Permakültür Tasarım eğitimi programında dağıtılan çok yazarlı kitapçıktan syf. 22-28. Ayrı bir yayın olarak basılmayan çalışmanın alternatifleri için Gaia Education web alanına bakılabilir. http://gaiaeducation.net/index.php?option=com_content&view=article&id=48&Itemid=66 (08.10.2012)
[15] "If it's not fun, it's not sustainable": Findhorn Ekoköyünde, 2011 Ekoköy / Permakültür Tasarım eğitimi grubumuzun sloganı. Dünyanın on beş farklı ülkesinden dostlara sevgiyle..