tarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012/07/21

Çocuklarınız Açlığa Dayanıklı mı? - Nurullah Atay

Kaos teorisi, kuantum teorisi gibi sıkça suistimal edilen kavramlardan biri. Tarihin, politikanın, toplumların seyrinin birer kaos örneği olduğu, yani olayların büyük oranda kendiliğinden geliştiği iddia edilir. Bu yalandır. Tarihin seyri, giderek artan oranda önceden belirlenmiş senaryoların oynanmasına dönüşmekte. Tarihin bu seyri içinde kazandığımızı ve kaybettiğimizi düşündüğümüz şeylerin bize “kazandırıldığı” ve “kaybettirildiğini” söylemek mümkün. Özneler eksik, evet. Kendisine veren ve alanın, kaderini tayin edenin kim olduğunu araştırmak herkesin görevi. İşte bunun peşine, size kazandıranın, kaybettirenin kim olduğu bilgisinin peşine düşmediğiniz zaman bu dünyadaki varlığınız tehlikeye giriyor. O bilmediğiniz, tanımadığınız insanların kölesi oluyorsunuz.

Sözcükler birer uyuşturucu olsaydı, en yüksekten uçuranı “değişim” olurdu herhalde. Öyle aptallaştırıyor ki bizi, neyin değiştiği ile ilgilenmiyoruz. İyileşiyor muyuz, kötüleşiyor muyuz? İyi olanı neden değiştiriyoruz? Aptal mıyız? Kibarlığa lüzum yok, aptalız ki, bu toplumun en güçlü, en iyi özelliğini değiştirmelerine,  çiftçiliği ortadan kaldırmalarına izin veriyoruz. Özellikle 2002’den sonra yoğunlaşan bir SALDIRI var Türk çiftçisine. Size saldırıldığının farkına varmazsanız kendinizi savunamazsınız. Herhalde 10 yıldır gerilememizin sebebi bu diye düşünüyorum. Bu saldırıyı en güzel belgeleyen, günlüğünü tutan kitaptan, Serpil Özkaynak’ın Türk Tarımının Bilinçli Yok Edilişi kitabından söz edeceğim.

Köşe yazılarından derlenen kitap, çiftçilerin felaketini -ki mesleki bir soykırım da denebilir- tarımı bilerek ve isteyerek yok etmeye çalışan hükümetlerin politikalarını, Tekel’in başına gelenleri kısaca belgeliyor. Herkes okusun diye özet çıkarmıyorum. Küçük alıntılar yapıyorum:

Toprak ağaları, toprak reformunu engelledi
Atatürk, 1937 yılında yaptığı bir konuşmada 'Memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır' demişti. Bu söz özellikle CHP’nin yıllarca düsturu olmuş, ülkede 'toprağı işleyen köylüyü toprak sahibi yapabilmek için' TBMM’de yıllarca Toprak Reformu yapılması için savaşım verilmiştir. Ancak, tarım kentlerinden meclise milletvekili olarak gelenlerin hemen hepsi birer toprak ağası olduğundan, bu öneriye hiçbir zaman sıcak bakılmamıştır.

Devlet arazilerini ve teşvikleri patronlar kaptı!
Devletin arazilerinin fakir köylüye verilmesini yıllarca engelleyenler, şimdi pek çoğu TÜSİAD üyesi olan koca koca patronların devlet arazilerini paylaşması karşısında sus pus kaldılar. Sanayiyi, basını, Türk ticaret hayatını elinde tutanlar, yabancı ortakları da yanlarına katıp, devletin üretme çiftliklerini, teknopark projelerini, hatta mayınlı sınır arazilerini bile tek bir köylüye kaptırmıyorlar. Devletin kaymakamları, valileri, belediye başkanları, yani kamu yöneticileri de, 'Bölgemize yatırım yapılacak. İstihdam sağlanacak' diyerek, bu işadamlarını sevinçle karşılıyorlar.

Atatürk 'tesis kredisi, büyüğe değil küçüğe' diye uyarmıştı
'Patronlar Kulübü'nün güçlü üyeleri, aldıkları topraklara yapılan teşviklerle daha da 'güçlü' hale gelirken, Atatürk’ün 1931 yılında yazdığı şu notu hatırlamamak imkansız gibi:
'Memleket üretiminin artması, çeşitlendirilmesi için olduğu kadar herkes gibi köylünün de refah içinde yaşamasını temin etmek için bir tesis kredisine ihtiyaç vardır. Bu görüş, büyük çiftlik ve arazi işletenlere ait olmayıp daha çok küçük çiftçileri ilgilendirir.'
Hatta bu notları arasında bir bölüm daha vardır ki, bu, son zamanlarda Türk çiftçisinin içine düşürülmeye çalışıldığı 'borç batağına' karşı, yıllar öncesinden yapılmış çok düşündürücü bir uyarıdır:
'Varlığından büyük iş tutarak büyük kâr yapmak için her şeyi borçla sağlamanın yolunu bulanlar genellikle üzücü sonuçlarla karşılaşmışlardır. Bu gibilere gerçek varlık ve ihtiyaçlarından çok kredi açmak ve onları kötü neticelerle karşılaşmaya teşvik etmek uygun değildir.

Özel bankalardan köylüye 'kredi kartı' tuzağı
AB’nin zoruyla çiftçiye 'üretimsiz, doğrudan maddi destek' veren hükümet, bu uygulamasıyla çiftçiyi köyden şehre göç etmeye teşvik ederken, bir çoğu yabancı olan özel bankalar da boş durmuyor. Ziraat Bankası’ndan aldığı krediyi bile ödeyememiş çiftçiye kredi kartı verme uygulaması başlatanlar, çiftçiyi geriye dönülmez bir iflasa sürüklemekteler.

'Köylü, yiyecek ve giyecek için para sarf etmemeli'
Çiftçinin, köylünün günlük ekonomik sıkıntılarla boğulmadan ülke yararına üretim yapmasını şart gören Mustafa Kemal Atatürk, köylünün 'beslenme ve giyim' ihtiyacını kendi giderebilmesi için 'ev sanayi' kurulması gerektiğini bile düşünmüş ve 1931 yılında bu düşüncelerini şu notlarında yazıya dökmüştür:
'Bir köylü ev sanayi kurulması için çareler düşünmek akla gelir. Bizde köylü, evine, aile ve çocuklarının yaşamasına gerekli olan yiyecek, içecek ve herkes gibi giyecek için para sarf etmemelidir.

Çiftçi sayısının çok olması sayesinde yaşıyoruz
IMF ve AB politikalarıyla son yıllarda Türk tarımında köylü nüfus azaltılıp, şehirli nüfus arttırılmaya çalışılıyor. Köyde ısrarla kalan köylüleri de çiftçilikten edip, yeni 'çiftçi' olan işadamlarının zengin ve büyük çiftliklerde köle gibi çalışmalarına yol açan bu düzenle Atatürk’ün istek ve direktiflerinin tam tersi bir politika izleniyor.

Mustafa Kemal Atatürk, o zamanlar Türk ulusunun büyük bölümünün çiftçi olmasının Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulabilmesinde ne kadar önemli bir yer tuttuğunu 1923 yılında sarf ettiği şu sözlere ifade etmişti:
'Milletimiz çok büyük elemler, mağlûbiyetler, facialar görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun temel sebebi şundandır: Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken, diğer elindeki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde olmayacaktık.'

Kitaptan ve diğer kaynaklardan derlenmiş bazı kısa bilgiler :
-    1. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde Avrupa’yı eksik erkek nüfusuna rağmen Türkiye, tarım ürünleriyle beslemiştir.
-    Marshall yardımı ihaneti ile ABD’nin üretim fazlası mısırı, bozuk sütü Türkiye’ye satılmıştır. Evet hibe edilmemiş, satılmıştır.
-    Köy Enstitüsü, Köykent gibi köyü ve şehri kurtaracak projeler durdurulmuştur.
-    Defter kalem oyunlarıyla, yani fiyat ve ticaret politikalarıyla pamuk, buğday, pirinç, et gibi yerli ürünlerin rekabet gücü kırılmış, çiftçi yoksullaştırılarak üretimden vazgeçmeye zorlanmıştır.
-    “Çiftçiye destek” gibi kelime oyunlarıyla çiftçiye çalışmaması, üretmemesi için teşvik verilmiştir. Tütün, şeker gibi bazı ürünlerin üretimi ise resmen engellenmiştir. Sırf kapattırmak için et ve şeker fabrikaları özelleştirilmiştir. Üretimi engellenen ürünler borç parayla yapılan ithalatla ikame edilmiştir. Enerji ve sanayi malı ithalini tarım ihracatıyla dengeleyebilecekken, ülke çıkarına rağmen tarım ürünü ithali başlatılmıştır.
-    AB’de %5’lik tarım nüfusu oranı yüksek sanayileşme sayesinde mümkün olmuştur. Türkiye sanayileşme ve şehirleşme trenini sonsuza dek kaçırmıştır. Bu günden sonra tarım nüfusunu artırmanın yolunu aramalıdır. Çünkü şehir nüfusunda işsizlik oranı yükselecektir.
-    Hükümet kendi kurumlarıyla köylüyü evladiyelik tohumundan vazgeçirmiş, ithal hibrit tohumu, ithal zirai ilacı, ithal suni gübreyi, bitki büyüme hormonunu teşvik etmiş, bunların hesapsızca ve yıkıcı biçimde uygulanmasına seyirci kalmıştır. 2002 sonrası tohum alım satımı yasaklanmıştır. Tohum piyasasının %90’ı çoğunluğu İsrailli yabancı şirketlerin elindedir.
-    Yerli besi ve binek hayvanı çeşitliliği kaybedilmiştir. Bunun yanında, 1991-2008 arasında kişi başına düşen koyun, yerli sığır, arı sayısı %50'den fazla; keçi ve yük hayvanı sayısı yaklaşık %75 azalmıştır. 1987-2008 arasında tarım üretimi nominal olarak yerinde saymıştır.
-    Hükümetler GAP’ın etkin olarak işletilmemesi için dışarıdan yapılan baskılara boyun eğmiştir.
-    Her ne kadar hükümet-basın ortaklığı tam tersini söylese de, genetiği değiştirilmiş tarım ürünlerine kapılar sonuna kadar açılmıştır. Hükümet halkın ve köylünün tehlikeyi fark etmemesi için elinden geleni yapmaktadır.
-    Türk patent hukuku canlıları da kapsamaktadır. Yani insanlardan çok önce doğada var olan bitki ve hayvanların genleri akla ve hukuka aykırı şekilde patentlenmektedir. İnsanlar bırakın kültür bitkilerini, evinin arka bahçesinde kendiliğinden çıkan otlar ve çalılar için bile hesap vermek durumunda kalacaktır.
-    Tarım toprağı, mülkiyeti sonsuza dek satın alanda kalmak üzere şirketlere satılmaya başlanmıştır. Çiftçi işlemediği toprağı satmaya burada sıraladığım operasyonlar sayesinde dünden razıdır. Buna kamu arazisi satışı da eklenmiştir.
-    Köylü kendine yetme bilincinden uzaklaşmış, süt, yoğurt, turşu, tarhana, ekmek gibi temel gıdayı bile satın alır hale gelmiştir. Yoğun ve akılsızca yapılan makineleşme köylüyü tembelleştirmiş, eski neslin bilgi birikimini ortadan kaldırmış, iş hayvanı varlığı Avrupa seviyesinin çok çok altına düşmüştür. İthal fosil yakıt enerjisine bağımlılık bakımından köylerimizin şehirlerden farkı kalmamıştır. Olası bir enerji kıtlığı durumunda sadece elektriksiz, benzinsiz değil, ekmeksiz de kalacağız.
-    Sırada çiftçileri barkodlayarak(ÇKS) ekilen her dönümü, kümesteki her tavuğu kayda geçirmek, toprak ürünlerini ruhsata bağlamak vardır. Hedef halkın saksıya biber bile ekemez hale gelmesi, tümüyle ÇUŞ’ların sağlayacağı gıdaya mecbur olmasıdır.
-    Kafamızı kumdan çıkaralım, gerçekçi olalım. Bakanlığın kurduğu tohum bankası, Anadolu ‘nun biyoçeşitliliğini korumak değil, bilakis, bunları ÇUŞ’ların hizmetine sunmak için vardır. Hükümetler artık halkın yararına olan düzenlemeler yapmayacaklar. Aksine elimizde kalan son şey olan toprak ve su varlığını bizden zorla alıp ÇUŞ’lara vermek için var güçleriyle çalışacaklar. Bu, tek cümleyle, aç ve susuz kalmak demektir. Parayı bastırıp ithal ürünlerle beslenmek çoğunluk için söz konusu olmayacaktır. Hiperenflasyon, bölgesel savaşlar, hazinenin iflası çok yakın olasılıklardır. Dünya genelinde refah seviyesinin yükselmesi değil, düşmesi beklenmelidir, ki bu ayrı bir yazının konusudur.
-    Yapılması gereken köylere geri dönmek, kendine yeten tarım(permakültür) birlikleri, üretici-tüketici birliktelikleri kurmak, terk edilmiş toprağı kar etmese dahi yeniden işlemek, yer yer eski usul üretim yöntemlerini diriltmek ve bilgi birikimini kayıt altına almak, cahil çiftçileri duruma uyandırmak, darda kalmış çiftçiye el vermektir. Bunlar devletten beklenecek şeyler değildir. Kişisel ve örgütsel olarak devlete rağmen başarılmalıdır. Evet bunlar zordur. Savaş kazanmak kolay bir şey değildir. Savaşmayı düşünmüyor musunuz? Umarım çocuklarınız, torunlarınız açlığa dayanıklıdır.


Türk Tarımının Bilinçli Yok Edilişi: Sivil Örümceğin Tarım Boyutu, Serpil Özkaynak, 2010, Yayın B
Ayrıca;
Dünya Tarım Tarihi: Neolitik Çağ’dan Günümüzdeki Krize, Marcel Mazoyer
 Gıdalar, Ambalajlar, Silahlar ve Açlar, Mebruke Bayram
Deccal Tabakta, Kemal Özer

2012/06/28

Tarımı Sürdürülemeze Sürüklemek


TARIMI SÜRDÜRÜLEMEZE SÜRÜKLEMEK
Sevinç Ateş
Tarım sektörünün sorunsallarından konuşmaya başlayıp, sistemin insan ve çevre sağlığı açısından tehlikeler arz ettiğini, değişmesi, organik tarım, biyo-dinamik tarım gibi sürdürülebilir sistemlere geçilmesi gerektiğini söylediğimiz andan itibaren, bu sistemlerin insanları doyuramayacağı ve ekonomik yönden uygulanamaz olduğunu söyleyen çığırtkanların sayısı hayli fazladır. Bu sebeple tarım sektörünün icraatçılarının önemli bir kısmının uygulanabilir buldukları mevcutta da uygulanan sistemin bir değerlendirmesidir bu yazı.
Türkiye’nin tarım alanlarına genel olarak bakıldığında dünyanın en önemli tarım potansiyellerinden birisine sahip olduğu açıkça görülmektedir. Ürün çeşitliliği oldukça fazla ve bölgesel bazlarda farklı ürün gruplarında yüksek verimler alabilmek mümkündür. Aynı zamanda tarımsal faaliyetlerin yüksek olduğu bölgelerin büyük kısmı da sulanabilmektedir.
Tarımsal veriler incelendiğinde bölge yüzölçümüne göre ekili dikili alanların oranları :
1. Marmara Bölgesi : %30
2. İç Anadolu Bölgesi : %27
3. Ege Bölgesi : %24
4. G.Doğu Anadolu Bölgesi : %20
5. Akdeniz Bölgesi : %18
6. Karadeniz Bölgesi : %16
7. Doğu Anadolu Bölgesi : %10
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu verileri yorumladığımızda her ne kadar İç Anadolu, Karadeniz ve G.Doğu Anadolu Bölgelerinde tarımsal faaliyetler yüksek gibi görünse de bitkisel üretim açısından üretimin önemli bir kısmının Ege, Akdeniz ve Marmara Bölgeleri’nden karşılandığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü Karadeniz Bölgesi’nde ağırlıklı olarak bağlık, bahçelik ve ormanlık alanlar, iç kesimlerde de tarım alanları ve otlaklıklar bulunurken, Ege, Akdeniz ve Marmara’da endüstriyel bitki alanları ve tarım arazileri ekili dikili alanlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
İnsan beslenmesinin önemli bir kısmını oluşturan sebze, meyve ve tahıllar gibi ürünlerde genellikle bu kıyı kesimlerinde üretilmektedir. Bu bölgeleri önemli kılan husus üretimin büyük bir kısmını karşılaması değil bitkisel üretimin icraat şeklidir. 
 Ege, Akdeniz ve Marmara Bölgelerindeki tarımsal faaliyetler incelendiğinde bu bölgelerde mekanizasyonun ileri düzeyde uygulanmakta ve tarım kimyasallarının gereğinden fazla ve yoğun bir biçimde kullanılmakta olduğunu söyleyebiliriz. Esasen istatistiki veriler bize ülkemizdeki tarım ilacı kullanma oranının gelişmiş ülkelere göre çok düşük olduğunu söylemekte. Ülkemizde hektar başına 0.5 kg. zirai ilaç kullanılırken, Fransa ve Almanya'da 4.4 kg., İtalya'da 7.6 kg., Hollanda'da 17.5 kg. kullanılmaktadır. Bu veriler hesaplanırken otlaklar, fundalıklar ve benzeri ürün alınmayan alanlar da ekili dikili alan olarak değerlendirmeye alındığı için, ülkemizde hektar başına kullanılan tarım ilaçları miktarının düşük görünmesi doğal. Fakat yapılan araştırmalara göre Adana, Mersin, Antalya ve İzmir illerinin tarımsal faaliyetlerde kullandığı tarım ilaçları oranı tüm ülke geneline oranla %65 olarak verilmekte.  Bu rakamlar bize tehlikenin artık sinyal verdiğini değil çanlarının çaldığını göstermektedir. Sadece 4 ilde tüm ülkede kullanılan tarım kimyasallarının yarıdan fazlası kullanılmakta, yani bu iller dünyadaki en yoğun tarım ilacı kullanan iller arasından listenin en üstlerinde yerlerini almış. Peki bu kimyasallar hangi ürünlerde kullanıyor? Şeftaliden buğdaya, maruldan pirince kadar yani neredeyse gündelik hayatta tükettiğimiz besin kaynaklarımızın tamamında. Ülkenin en önemli tarımsal üretim merkezlerinin kimyasal kullanma oranlarının bu kadar yüksek seviyeye çıktığını görüyorsak tarımsal sürdürülebilirlikten nasıl bahsedebiliriz! Evet ülkemizde nüfusun önemli bir kısmının geçimini sağladığı tarım sektörü ne yazık ki artık sürdürülebilirliğini kaybetmiştir. Aynı zamanda sektörün kullandığı konvansiyonel üretim biçimi çevresel ve ekonomik problemleri de her geçen gün daha fazla körüklemektedir.


Sorunun esas temelleri şu cümlelerle özetlenebilir aslında;
Tarımsal üretim yaparken karşılaşılan en küçük sorunlarda direk olarak ilaçlama yöntemine başvurulmakta. Örneğin tarlasında normalden fazla sayıda kuş gören çiftçi; kesin tarlamda fazla böcek var ve bu kuşlar bu yüzden buradalar mantığı ile hareket ederek böcek ilaçlaması yapabilmekte.
Zirai mücadele ilaçları ve gübreler genellikle takvime göre ve gereğinden fazla kullanılmakta. Ne demek takvime göre uygulama? Teknik talimatnameye göre, tarımsal ilaçlama herhangi bir hastalık veya zararlı etmeni üretim alanında görüldükten ve zarar eşikleri hesaplandıktan sonra uygulanabilmektedir. Oysa takvime göre yapılan ilaçlamada sayım yaparak zarar eşiği hesaplamak bir tarafa henüz ekim dikim yapılmadan ilaçlama ve gübreleme programı hazırlanmakta ve ona göre uygulanmakta. Yani domates yetiştiren bir çiftçi, nasıl olsa mantar hastalığı çıkar ben haftada bir ilacımı atayım diyerek daha fidesini toprağa diker dikmez ilaçlamaya başlamaktadır. Gübreleme içinde bu durum pek farklı değil. Toprağın durumu genellikle önceden bilinmemekte, gübreleme toprağın durumuna göre planlanmamaktadır. Örneğin, buğday yetiştiriciliğinde yılın şu ayında şu kadar kg şu gübreden kullanılmalıdır şeklinde ifadelerin yer aldığı her bitki için ayrı ayrı hazırlanan cetveller bulunmakta ve üreticilerin birçoğu üretimini bu şekilde gerçekleştirmektedir. Farklı bir bakış açısıyla; nasıl olsa yazın böbrek enfeksiyonu kışın üst solunum yolları enfeksiyonu geçireceğim, ben hasta olmadan antibiyotik ilaçlarımı peşin peşin alayım mantığından çok da farklı değil aslında tarımsal üretim sistemindeki bu durum.
Bir diğer sorun ise ürün çeşitliliğinin azalması. Aslında bu sorunun diğer sorunlara zemin hazırladığını söylemekte doğru olur. Çünkü bir bölgedeki ürün çeşitliliği ne kadar az ise o bölgede tarımsal zararlıların epidemi yapma olasılığı o kadar yüksektir. Buda demek oluyor ki ürün çeşitliliğinin az olduğu yerlerde daha fazla tarım ilacı kullanılır. Ürün çeşitliliğinin azalmasının sadece tarım ilacı kullanımını arttırdığını söylemek elbette dar bir bakış açısı olacaktır. Her şeyden önemlisi ürün çeşitliliğinin az olduğu, her yıl aynı yerde aynı ürünün yetiştirilmesi olarak da tabir edilen monokültür tarım sistemi ekolojik dengeyi alt üst ediyor demekle abartılı bir tabirde bulunmuş sayılmayız.  


Bu cümle şu örneklerle daha geniş anlamda tanımlanabilir.
GAP bölgesinde sulama imkanının sağlandığı tarihten itibaren ağırlıklı olarak pamuk ve mısır üretimi yapılmaktadır. Tarlasına her yıl pamuk ve mısır eken bir çiftçi doğal olarak her yıl aynı gübre ve tarım ilaçlarını kullanmaktadır. Pamuk yetiştiriciliği esnasında tarlasındaki böcekler için uyguladığı ilaçlar sadece o böcekleri öldürmekle kalmaz, farklı türleri de öldürebilir veya değişen oranlarda zarar verebilir. Çünkü tarım ilaçlarının etki alanları genellikle geniştir. Bunun yanı sıra yapılan araştırmalar tarım sisteminde kullanılan ilaçların ancak % 1-2 kadarının hedef türler üzerine ulaştırılabildiğini bildirmektedir. Daha acı bir tablo ise aşağıda verilmiştir. Tabloda bazı tarım ilaçlarının yararlanma yüzdeleri bulunmaktadır. Bu tabloya göre bir böceği öldürmek 0.03 mikrogram, bir milyon böcek içinse 30 mg kimyasalın gerekli olduğu görülmektedir. Oysa arazide bunun tam 3000 katı kullanılmaktadır!



Kullanılan 3000 kat fazla kimyasal doğadan kendiliğinden masumca kaybolmamakta elbette. Soluduğumuz havaya, içtiğimiz sulara karışmakta, doğrudan ve dolaylı olarak hem bizlerin sağlığını hem de doğal yaşamı tehdit etmektedir. Ürünlerin yetiştirilmesi esnasında kullanılan kimyasalların fazlaları ürünün içeriğine geçerek bu ürünleri tüketen insanların ve hayvanların bünyelerinde birikmekte ve çeşitli hastalıklara sebep olmaktadır. 

Örneğin zehirlenerek öldürülen fareleri tüketen yılanlarında ölmesi sebebiyle yılan tür sayılarında azalma olduğu bildirilmektedir.

 
Bizler yaşadığımız sürece sürdürülebilir sistemlere ihtiyaç duyacağız, bunu elde edebilmenin yollarından birisi ise tarımı sürdürülebilir kılmaktır. Bu yüzden sahip olduğumuz doğayı kaybetmeden, sistemi değiştirmek ve sağlıklı, güvenilir hale dönüştürmek zorundayız.